Klasik bir tabirle “Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan bölge”. Aslında daha fazlası…

“Mezopotamya” kelimesi dilimize antik yazarların kullandığı “Mesospotamos” sözcüğünden geçmiştir. Mesos(orta) ve potamos(ırmak) sözcüklerinin birleşmesiyle oluşan bir kelimedir. Başlangıçta bu bölgenin tek bir ismi olduğu söylenemez. Daha sonradan Mezopotamya kullanılmaya başlanır. Mezopotamya adı geçmişteki uygarlıklar ve onlardan kalan günümüzde müzelerde sergilenen eserlerden ibaret değildir. Bakacak olursak Mezopotamya‘yı belli bir sınır içine sığdırmak da mümkün değildir. Zira o dönemde Mezopotamya için farklı tanımlar mevcut. Belki de sınırların çizilememesinin sebebi, barındırdığı kültürel birikimdir. Geçmişten günümüze kadar hem birbirini hem de çevresini etkileyen bir bölgenin kesin hatlarla bir sınıra sahip olması oldukça güç.

Genel bir çerçeve ile Mezopotamya; Toroslar ve Zagroslar ile Suriye Çölü arasında kalan bereketli topraklar olarak tanımlansa da kendi içerisinde farklı bölge ve birimlere ayrılmaktadır. Toros-Zagros etekleri ve bozkırlar, Fırat-Dicle nehirleri arasında kalan bereketli topraklar ve çöller bu bölgelerdendir. Yazın gölgede 50 dereceyi bulan yerleşim yerleri, çöller, tarım yapılabilen bereketli topraklar, yılın 11 ayı yağış almayan bölgeler insanları da birtakım sistemler geliştirmeye yöneltti. Özellikle baraj ve derin sulama kanallarının geliştirilmesinde etkili  olmuştur.

Şüphesiz Mezopotamya‘nın başrol oyuncuları Fırat ve Dicle nehirleridir. Tıpkı Nil nehrinin Mısır‘a hayat vermesi gibi bu iki nehir de Mezopotamya topraklarını yaşanabilir kılmakta.

Onlarca devletin kuruluşuna, bu topraklarda hakimiyet arayışına girişlerine ve onlarcasının ortadan kalkışına şahitlik eden ve etmekte olan bu topraklar “Uygarlığın Beşiği” olarak nitelendirilmiştir.


Kaynak:

• Prof. Dr. Kemalettin Köroğlu “Eski Mezopotamya Tarihi: Başlangıçtan Perslere Kadar”