Türk Silahlı Kuvvetleri’nden emekli FSMVÜ öğretim üyesi Doç. Dr. Hasip Saygılı ile önce askeri ve akademik hayatı daha sonra ise Ortadoğu meselesi, Rusya faktörü ve Zeytin Dalı Harekatı üzerine röportaj gerçekleştirdik.

1960 yılında Gaziantep’te doğan Hasip Saygılı, 1982 yılında Kara Harp Okulu’nu, 1992 yılında Kara Harp Akademisi’nden mezun oldu. Subay olarak çeşitli görevlerde bulunan Saygılı, bu süreçte yurt dışında da görevlerde bulunmuştur. Bizler de hem askeri hem de akademik kariyeri dolayısıyla Sayın Hasip Saygılı ile röportaj gerçekleştirmek istedik. Teklifimizi kabul ettiği için kendisine huzurunuzda bir kez daha teşekkür ederiz. Yazarlarımızdan Salih Akın, Süleyman Onur Geyik ve İlker Türk‘ün gerçekleştirdiği röportaj sizlerle.

1. Bilindiği üzere, akademik hayatınızdan önce Türk Silahlı Kuvvetleri’nde de askeri bir geçmişiniz var. Askeriyeye ilginiz nasıl gelişti?

Ortaokulu bitirirken, gençliğimizin başlarında askeri liseye girdim. Böylece mesleki kariyerimin başlangıcı oldu. 38 sene üniforma giydim. Lise, Harp Okulu, Harp Akademisi’nde eğitimimi tamamladım. Bundan dolayı milletimiz bize bu imkanı sağladığı için şükran hissediyorum. Bu okullardan mezun olduğum için kendimi talihli addediyorum.

2.Bu süreç içerisinde yurt dışında da bulundunuz. Genel olarak yurt dışında Türk algısı nasıldı?

Ben Doğu’da ve Batı’da bazı muhtelif ülkelerde görev yaptım. 6 yıla yakın yurt dışı görevinde bulundum. Pakistan’da askeri ateşe olarak görev yaptım. Orada harp akademisi eğitimi aldım. Pakistan için diyebilirim ki; Azerbaycan’ı saymazsak, dışarıda Türk milletine büyük değer atfedilen, derin muhabbet duyulan, en tepesinden en aşağısına, eliti, askerisi, sivili ve mütevazisi arasında hiç fark yok. Bu bize Osmanlı geçmişimizin bir mirasıdır. Bize değer atfetmelerinin sebebi budur. Azerbaycan bu konuda ilk sıradadır. Sokaktaki vatandaş ile aynı duyguları paylaşırsın ancak Azerbaycan’da üst kademelerde işler biraz değişmekte diyebilirim.

3.Peki askeriyeden akademik hayata geçiş süreciniz nasıl oldu?

Askerliğimin son 9 senesinde  akademik hizmetlerde bulundum. Harp akademilerinde Harp Tarihi bölüm başkanlığı yaptım. Son 3 yılda da asker ve sivil öğrencilerimize doktora eğitimi sağlayan bir kurumun idarecisiydim, başındaydım. Bu dönemde de yani askeri mesleğimin son senelerinde de doktoraya başladım. 2013 yılında ise kadrosuzluk nedeniyle general olamadığım için emekli oldum. Bu da akademik hayata geçişimi sağladı.

4.Akademik çalışmalarınıza baktığımızda Rusya faktörü ön plan çıkıyor. Sebebi nedir?

Maalesef komşularımızı biz seçmiyoruz. Coğrafyamızı da çok fazla değiştiremiyoruz. Rusya son yüzyıllarda Türk milletinin bütün hamlelerini, hareket tarzlarını etkileyen bir komşu. Rusya’nın yükselişi biz Türklerin gerilemesi anlamına geldi. Son bir kaç yüzyıla baktığımızda manzara bu. Rusya’nın geçmişte yaptıklarını sağlam bir şekilde tahlil edebilirsek günümüz Rusya’sı için de bazı ipuçları bulabiliriz. Rusya doğal olarak mezhep eksenli ve bir de ırk eksenli bir politika takip ediyor. Bunu açık bir şekilde Rus Devrimi’nden önce de söylemişti. Sosyalist rejim döneminde de Çarlık emperyalizmi ideolojik olarak devam etti. Bugün artık sosyalist rejimin jargonlarına da ihtiyaç duyulmadan pek fazla sakınmaya gerek görmeden, demokratik değerleri esas almayan, kendi kafasındaki projeye göre belli bir politika takip ediyor. Bunu görmemiz lazım.

5.Hem askeri hem akademik kariyeriniz var. Bu anlamda Ortadoğu’da uzun yıllardır yaşanan karışıklıklar da var. Siz iki farklı bakış açısıyla bu karışıklık ortamını nasıl değerlendirirsiniz?

İlgili resim

Şunu kabul edelim. 19. yüzyılı saymazsak Ortadoğu’da Osmanlı barışının olduğu dönemlerde büyük bir problem yoktu. Mahalli bazı sıkıntılar her yerde var. Ama etnik kıyımlar, mezhep çatışmaları, din savaşları, kabilecilik ve bunların başverebileceği bir zemin yoktu. Dönemle de ilgili, idareyle de ilgili. Osmanlı’nın bölgeden çekilmek zorunda kalması, ağırlığını kaybetmesi, müesseselerin kendini yenileyememesi nedeniyle biz o topraklardan 19. yüzyılın ikinci yarısı itibariyle çekildik ve Osmanlı’nın yerini İngiltere doldurdu. Onların paradigmasıyla Osmanlı’nın paradigması çok farklıydı. Onlar daha ziyade emperyalizmin icaplarına uyuyordu. Bölgenin hangi kaynağı varsa bunu kendisine yarar bir şekilde işletiyordu. Bu sistem de bölgedeki sıkıntıların daha çatışmacı bir hal almasına neden oldu. Sistem kendini devam ettirmek, kendini sorgulatmamak için oradaki mahalli unsurları birbirine karşı kışkırttı. Örneğin Şerif Hüseyin ve çocuklarının isyanını desteklerken Şerif’in düşmanı olan Suudlara da nasıl davranmaları gerektiğine dair talimatlar veriyor. Katar Milli Kütüphanesi bunun belgelerini yayınladı. Sözüm ona Suudlar İngiltere ve Osmanlı arasında tarafsızdı. Bu tarafsızlık politikasının nasıl yürütüleceğini memorandum (muhtıra) şeklinde yazıp vermişler. Yani hem Şerif Hüseyin ile hem de Şerif’in düşmanları olan Suudları destekliyor. Biz oradan çekilince de partner değiştiriyor ve Şerif Hüseyin ve çocuklarına verilen sözler gerçekleştirilmiyor. Nehir geçtikten sonra başka oyuncular tercih ediliyor diyebiliriz. İngiliz politikası böyle bir politika. Arap dünyasında liderler, yönetici aileler, çocukları İngiliz eğitim sisteminden geçiyor. Ürdün ve diğer körfez emirlikleri dahil bunlar oradan mezun oluyor. Dolayısıyla İngiltere’nin gözlüğüyle olaylara bakıyorlar. Belki mukayese yapmamız gerekir. Bizim etkimiz neden sınırlı diye. Bölgede eğitime ne kadar yatırım yapıyorsak, oradaki diplomatik ilişkilerin gelişmesi için ne kadar çaba sarfediyorsak bunun karşılığı bizim çalışmalarımızın İngilizlere göre yeterli olmadığını söylememiz lazım. Hiç etkimiz yok diyemeyiz. Var ama bunlar bugünden yarına sonuç değiştirecek çalışmalar değil. Diğer taraf 200 senedir çalışıyor. Bu 200 senenin  başlangıcı da bizim inişe geçtiğimiz dönem. Bizim etkin olduğumuz dönemlerde bu sonucu alamazlardı. Biz etkin olamayınca İngilizler nüfuz kazandı. Yani hamasete kapılmadan, yoldan çıkarıcı söylemleri bir kenarda tutarak, olayı görmemiz lazım. Bunun gerçek sebeplerini gördüğümüz zaman işleri yoluna koymanın yolu açılır.

6.İlk olarak gerçekleştirilen Fırat Kalkanı, daha sonra Zeytin Dalı Harekatı’nın önceliği ülkemizin sınır güvenliği. Peki bunun arka planında bir tarihi sorumluluk bilinci yatıyor olabilir mi?

Bu olabilir, bunun olması lazım. Şu anda Türkiye bir beka sorunuyla karşı karşıya. Yani biz evimizin hemen yanındaki yangını söndürmediğimiz takdirde bu yangın evimizin içine sirayet edebilir. Yanıyorsa yansın demek ahmaklıktır. Evet ortak bağlarımız da var, tarihi geçmişimiz de var. Ama bunlardan evvel bu güvenlik sorunudur. Karşı tarafın başlattığı yıkıcı bir durum. Türkiye’nin amasız fakatsız buraya müdahalesinin haklılığı kabul edilmeli. Efendim barış diyenler de var. Ancak düşmanın insanlık dışı faaliyetlerinde barış kimsenin aklına gelmiyor. Bunlar samimiyetsizler, makul mantıklı değiller.

Terör örgütlerinin faaliyetlerine ses çıkarmayıp, Türk Devleti harekete geçtiğinde barış vs. gibi söylemler manivela. Türkiye hem kendi hem de bölge güvenliği açısından bu müdahaleyi yapması gerekti ve yaptı. Tartışılacak tarafı yok. Bugüne kadar da başarıyla yürütülüyor. Fitne yuvalarının dağıtılması içerimizdeki sorunlara da çözüm olma anlamında önemli olacaktır.

7.Türkiye’de Osmanlı Askeri Tarihi çalışmaları ne durumda? Yeterli mi? Kaynak var mı?

Bir kere Türkiye’de askeri tarih alan olarak kabul edilmiyor. YÖK’ün kıstaslarına göre öyle bir alan yok. Açılması lazım. İnsanların yüksek lisans ve doktora itibariyle bu alanlarda çalışmalarının önünün açılması lazım. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu sahada çalışacak insanlara burs vermesi lazım. Savunma sanayi kuruluşları vs. bunu yapabilir. Potansiyel var, yeter ki çalışacak genç araştırmacıların önü açılsın. Geçim kaygısı ciddi sorun, bunların giderilmesi gerek. Milli Savunma Üniversitesi’nde Harp Enstitüsü kuruldu ama ortada kadrosu yok. Sizin gibi genç yetenekli arkadaşlarımızın asistan, araştırma görevlisi olarak kadrolu olarak, arşivle yatıp kalkacağı, kitap, makale yazabileceği,  akademik unvan kazanabileceği fırsatlar verilmeli. Gençler geleceğini görebilirse en parlak beyinleri oraya toplayabiliriz. Bu da kurum için olur. Haklı davamızı savunacak insanlar yetişir. Bunu dışarıda şuna buna para harcayarak devam ettiremeyiz. Taşıma suyla değirmen dönmez. Bu yük benim sırtımda, biz Türklerin sırtında. Bu yükü taşıyabilecek ilmi donanımı olan, karakteri olan, ahlakı olan, kendine güveni olan, bilgisi olan bir ekip olması lazım. Zaten tüm sıkıntılar da bu gerekler yerine gelmediği için yaşanıyor.

8.Son olarak yapmış olduğunuz çalışmalar hakkında okurlarımıza neler aktarabilirsiniz?

Hasip Saygılı

1876 yılında Bulgarlar isyan etti ve bizler de bu isyanı tabii ki bastırdık. Bulgarların bizden ayrılması Rusların bize harp ilan etmesine gerekçe oldu. Bu tabii açık bir çarpılmaydı. Rusya bize harp ilan ederken Türklerin Rumeli’de Hristiyanları bırakmayacakları, yok edecekleri iddiaları oldu. Biz neden yüzyıllardır yaşadığımız insanları katledelim. Bu anlaşılır değil. Bizim göreneğimizde yok. Bu bakış açısının Batı’da da Victor Hugo, Oscar Wilde dahil örnekleri var. Türkler pılılarını pırtılarını alıp gitsinler düşüncesi var. İngiliz Gladstone da bunu söyledi.

 

Hasip Saygılı

Rusya zaten kendi gayesi için fırsat kolluyor, diğerleri de yan yana geldiğinde bizim için büyük felaket olan 1877-78 Rus Harbi patlak veriyor. Bu da bizim Avrupa’da varlığımızı kayda değer derecede sarstı. Kırk sene sonra da maalesef Avrupa topraklarımızı kaybetmiş olduk. Ben bu alanla ilgili çalışmalarımı Türk kamuoyunun gözünden kaçmış durumların tahlil edilmesinin bize katkı sağlayacağını düşünüyorum. Onun için 1876 Bulgar isyanı, bastırılması ve sonuçlarını esas alan bir kitap hazırlıyorum. Bu anlamda geçen yaz Bulgaristan’a, isyan bölgelerine gittim. Kısmet olursa bu kitabı yazacağım. Onun dışında günlük gazete ve dergi yazılarımız var ama onlar çok kalıcı değil, asıl olan kitap.

Röportajlarımız devam etsin mi? Yorumlarda belirtirseniz seviniriz. Yorum yapmak için Google+(gmail) hesabınızın olması yeterlidir.