Türklerin Hz. Ali’si kitabı ile ilgili gerçekleştirdiğimiz röportajımız sizlerle. Keyifli okumalar.

Cemel Vakası ve Sıffin Savaşı’nın Müslümanlar arasında derin ayrılıklara sebep olduğu süreç nasıl gelişmiştir? Sonraki dönemlerde oluşturduğu etkilerden bahsedebilir misiniz?

Bu tamamen Arapların İslam öncesindeki kabile mücadeleleriyle ilgilidir. Halifelik mücadeleleri de Hz. Peygamber’in ölümünden hemen sonra hatta onun defin işlemleri sürerken başlamıştır. Haşimoğulları ve Ümeyyeoğulları arasında İslam’dan önce olan tartışmalar İslamiyet sonrasında halifelik üzerinden devam etmiştir.

Buradaki esas kırılma noktası Hz. Osman’ın şehit edilmesidir. Hz. Ali, Hz. Osman da dahil ilk üç halife döneminde herhangi bir görev almamıştır. Fakat Hz. Osman’ın ölümünden hemen sonra hilafet teklifini ısrarlar üzerine kabul etmiştir. Fakat Şam valisi ve Hz. Osman’ın yeğeni Muaviye, kendisini biata davete gelen elçiye, red cevabı vererek Osman’ın kanını dava etmiştir. Ayrıca önceleri Hz. Osman’a karşı muhalefeti desteklerken, sonradan kendisini de halife olarak tanımak istemeyen Hz. Ayşe ve dört ay sonra Ayşe’nin saflarına katılan Talha ve Zübeyr’i itaat altına almak için Basra üzerine yürümek zorunda kalmıştır. 656 yılındaki Cemel Vakası’nda Talha ve Zübeyr de dâhil olmak üzere pek çok Müslüman ölmüştür.

Cemel Savaşı’ndan sonra bu kez de Muaviye ve Hz. Ali, Sıffin’de karşı karşıya gelir. Yüzlerce Müslüman’ın öldüğü savaşın sonunu hakemlerin belirlenmesine karar verilir. Hz. Ali’nin ordusunda bulunup, hakem teklifini kabul edenlerden yaklaşık 10.000 kişi, sonradan halifeyi hakemlerin belirlemesine itiraz ederek ondan ayrılır. Haricîler olarak adlandırılanlardan 6.000’i, tekrar Hz. Ali’ye katılırken, geri kalanları ise 658 yılında şiddetli bir çarpışma sonunda öldürülür. Bu sırada Hz. Ali’nin hakemi Ebu Musa’nın Hz. Ali’yi azletmesini fırsat bilen Muaviye’nin hakemi Amr b. As, Muaviye’yi halife tayin eder. Böylece hakem olayı hilafet meselesini çıkmaza götürür. Kûfe’de intikam arzusu ile yanıp tutuşan Haricî Abdurrahman b. Mülcem tarafından zehirli bir hançerle sabah namazında yaralanan Hz. Ali, aldığı yaranın etkisiyle iki gün sonra 26 veya 28 Ocak 661’de vefat eder ve Kûfe’ye (bugünkü Necef) defnedilir.

Şehit edilmesinden sonra oğulları Hasan ve Hüseyin de katledilmiştir. Özellikle Hz. Hüseyin’in katli büyük bir infial yaratır ve hem Hz. Ali hem de Hz. Hüseyin etrafında inançların ortaya çıkması ve yayılması hızlanır. Hem Emeviler hem de Abbasiler döneminde Ehl-i beyt’e karşı yapılan zulümlerde onların yanında hep Türkler olmuştur. Türklere sığınan Ehl-i beyt mensupları Hz. Ali’yle ilgili inançları da Türkler arasında yaymışlardır.

Hz. Ali’nin doğumu ile ilgili mucizelerden ve bilhassa bu efsanelerde Hz. Peygamber’in yerinden bahsedebilir misiniz?

Hz. Peygamber, Hz. Ali’ye ilgili bütün anlatılarda ön plandadır. Zaten hem amcasının oğlu hem de damadıdır. Dahası Hz. Peygamber’in soyu Hz. Ali üzerinden yani Hasan ve Hüseyin üzerinden yürür. Bu bakımdan bütün anlatılarda Hz. Peygamber ile yakınlığı vurgulanır. Örneğin her ikisinin de nuru birlikte yaratılmıştır. Sonrasında Hz. Ali’nin doğacağı Hz. Peygamber tarafından müjdelenir. O doğduktan sonra ismi Hz. Peygamber tarafından verilir hatta bazı anlatılarda diliyle Hz. Ali’yi doyurduğundan bahsedilir. Böylece ilahi sırları da Hz. Ali’ye aktardığına inanılır. Yine Miraç’ta, Allah’la aralarında geçen sohbeti de Hz. Ali’ye aktarır ve bunlar Hz. Ali’de sır olur. Bunlardan başka yerine halife olarak vasiyet ettiğine dair Gadir-i Hum meselesi ayrıntılı bir şekilde işlenir. Ayrıca cenknamelerde kim dara düşerse Hz. Peygamber’e müracaat eder. O ise Hz. Ali’yi görevlendirir. Hz. Ali de ne zaman zor durumda kalırsa bu kez onun imdadına da Hz. Peygamber yetişir.   

Hz. Ali’nin gerek çeşitli mecralarda ve dini mekânlarda resimlerini görmekteyiz. Bunların gerçeklik payı nedir? Hz. Ali’nin kaynaklarda geçen dış görünüş ve tasvirleri nelerdir?

Hz. Ali olduğu belirtilen resimlerin onunla hiçbir ilgisi yoktur. Bir rivayete göre kafasının sadece etrafında saç olup üst kısımları kel, gözleri iri, bakışları donuk, burnu kısa fakat güzel, sakalı gür ve göğsünü dolduracak kadar geniştir. Başka bir rivayete göre ise sakalı ve saçları pamuk gibi bembeyazdır, ten rengi ise koyu esmerdir. Göbekli, kısa boylu ve vücudu çok tüylüdür. Yine karayağız, göbekli, iri gözlü, kel, tombul burunlu, geniş omuzlu, kuvvetli kol ve bacaklara sahip olduğuna dair de rivayetler mevcuttur. Her ne kadar kılık kıyafetine önem vermediğini haber veren rivayetler olsa da sarığı çok sevdiği, siyah sarık kullandığı ayrıca gözlerine sürme çektiği nakledilir.

Cenknâmelerde genel olarak kara yağız, kumral sakallı, başı büyük, karnı geniş, baldırı ince, ayağı yassı olarak tarif edilir. Yine orta boylu olmasına rağmen heybetli bir görünüşe sahiptir. Kan Kalesi Cengi’nde ise surette aslana sîrette kaplana benzetilir. Ayrıca gözlerinin ateşe benzediği ve yıldırım gibi şakıdığından bahsedilir. Ejderhaya benzetilen Ali, heybetli bir pehlivandır ki, devlerden daha heybetli olduğu için onun heybetini devler bile kıskanır.

Şemseddin Sivasî ise kısa boylu, geniş göğüslü, ela gözlü ve sakalının bütün ashaptan daha uzun olduğunu söyler. Ona göre kısa boyuna rağmen iri cüsselidir; kâfirler onu gördüğünde çok korkarlar ve hazan yaprağı gibi titrerler. Ali, o iri cüssesiyle bazen üç dört, bazen de yedi sekiz gün yemek yemez. Onun neden yemek yemediğini soranlara Hz. Peygamber, Ali’nin kuvvet-i kudsiyeti vardır. Açlık nedir bilmez diye cevap vermiştir. Cenknâmelerde ve Evliya Çelebi’nin seyahatnâmesinde de onun yedi gün yedi gece yemek yemediği belirtilir. Buna karşılık Kırgız ve Kazaklarda çok yemek alplık göstergesi olup güç, kudret ve cesaret telakki edildiğinden Kırgız ve Kazak destanlarında ise tam tersi bir Ali anlatılırken, o, bir oturuşta beş koyun yiyen ve kımız içen obur biridir.

Hz. Ali’nin kahramanlık gösterdiği savaşlar olan Bedir, Uhud Savaşı ve Hayber Kalesi’nin fethi sırasındaki kahramanlıkları hakkında bilgi verebilir misiniz?

Hz. Ali; Bedir, Uhud ve Hayber başta olmak üzere hemen hemen bütün gazve ve seriyyelere katılmıştır. Bedir’de öldürülen 70 kişiden 35 veya 36’sını tek başına öldürdüğü rivayet edilir. Uhud ve Huneyn’de çeşitli yerlerinden yaralanmasına rağmen Hz. Peygamber’i bütün gücüyle korumuştur. Hz. Ali’nin Uhud’daki kahramanlığı ise Otman Baba vilâyetnâmesinde geniş bir şekilde anlatılır: Hz. Ali’nin gözleri ağrıdığı için gazaya katılamaz. Kâfirler müminlere karşı galip gelirler ve Hz. Peygamber’in mübarek iki dişini taşla vurarak kırarlar. Tam bu sırada Cebrail, Hz. Peygamber’e gelerek Ya Muhammed Ali’yi yâda getür, kim yetişsün Hakk’ın inayeti birle der. Hz. Peygamber, Cebrail’in dediğini yaparak Hz. Ali’yi yâdına getirir ve Nâdi Ali’yi okuyup onu yâd eder. Bu dua şöyledir:

“Nâdi Aliyyen mazhari’l-acayib tecidhu avnen leke fi’n-neva’ib külli hemmin ve gammin seyencelî bi-azametike yâ Allah, bi-nübüvvetike yâ Muhammed, bi-vilâyetike yâ Ali!” (Ali’yi çağır ki o olağanüstü işlerin mazharıdır; çağır ki dâra düştüğünde onu kendine bir yardımcı bulasın ve bütün kaygı ve sıkıntılarını gideresin! Senin azametine yâ Allah, Senin nübüvvetine yâ Muhammed, Senin vilâyetine yâ Ali!).

Hz. Peygamber bu duayı okur okumaz Hz. Ali’yi çağırdığı, ona ilham-ı Hakk ile ve cezbe-i velayetle malum olur ve o saat Zülfekâr’ı kuşanıp Düldül’e biner. Bir saat içinde yetişen Ali, Müslümanların kaçtığını görünce onlara Hazret-i Risalet’i koyup nereye kaçıyorsunuz? diye sitem eder. Hz. Peygamber’in şehit olduğunu söylemeleri karşısında Yalan söylersiz zira ol Hatemü’n-nebiyyin’dür, Hakk Sübhane ve Teâla beni ve Zülfekâr’ı ana yârlıga viripti! diye cevap verir. Sonrasında Zülfikâr’ı çıkarıp öyle bir nara vurur ki, narası dağ ve taşta yankılanır. Pek çok kâfir o naranın etkisiyle canını cehenneme ısmarlar. Böylece Müslümanlar savaşı kazanır. Onun yiğitliğini tamamlayan unsurların başında narası gelir. Bir keresinde narasından on yedi bin dört yüz kâfirin ödü patlar ve canlarını cehenneme emanet ederler. Ayrıca narasından bütün âlem sallanır, yer ve gök yıkılır. Dağlar ve taşlar hasta adam gibi inler. Narası Medine’deki Hz. Peygamber’e kadar ulaşır.

Hayber’de ağır bir demir kapıyı kalkan olarak kullanmış ve bu seferin zaferle sonuçlanmasında da büyük bir rol oynamıştır. Hayber’in kuşatması bir buçuk ay sürmesine karşılık kale bir türlü geçirilemeyince Hz. Muhammed Ben yarın sancağı öyle bir kimsenin eline vereceğim ki, o, Allah ve Resülünü sever, Allah ve Resulü de onu sever. Ve o, fetih kendisine müyesser oluncaya kadar geri dönmez! diye buyurur. Sabah olunca Hz. Peygamber, Hz. Ali’yi sorar ve Hz. Ali’nin gözü ağrıdığı için orada olmadığını öğrenince gelmesi için haber yollar. Hz. Ali gelince dua okur ve gözlerini iyileştirir. Hz. Ali, kaleye ilerler ve Hayberlilerin kahramanı Merhab’la karşılaşır. Merhab’a öyle bir kılıç darbesi indirir ki, kılıç başını yararak azı dişlerine kadar iner. Böylece Hayber fethedilir. Ayrıca kaleye yaklaşırken kalkanı düşen Ali, kale yanındaki bir kapıyı yerinden sökerek kalkan olarak kullanır.

Hayber Kalesi Cenknâmesi’nde ise İslam sancağını eline alıp, yalnız başına Hayber Kalesi’ne saldırdığı anlatılır. Hayber halkının hepsi şaşırarak hayran kalırlar ve onun sihirbaz olduğunu düşünürler. Ne istediğini ve kim olduğunu sorduklarında Şimdi kaleyi isteyen ben değilim. Bu kılıç ve Muhammed’in mucizeleridir! ve Ben mertlerin en merdi, meydanların yiğidi, Allah’ın aslanı Ali’yim! diye cevap verir. Hayber Kalesi’nin kapısına yapışır, yukarıdan taş atıp, neft yağı dökseler de kâr etmez. Kalenin kapısını tutup salladığında kapı, duvarıyla birlikte yerinden sallanır. Kaledekiler kıyamet koptu sanar.

Hz. Ali’nin yaşamına baktığımızda yanından hiç ayırmadığı iki nesne olan kılıcı Zülfikar ve atı Düldül olduğunu görüyoruz. Bu iki nesnenin Hz. Ali’ye veriliş hikâyesi ve özellikleri nelerdir?

Onun ifadesine göre her ikisi de Allah’ın ona birer bahşidir. İnanışa göre Zülfikâr, Cebrail vasıtasıyla Ali’ye göndermiştir. Mesela Buyruk’ta geçen satırlarda bu husus şöyle anlatılır: “Küffâra gaza kılmak için, Hak Teâlâ’ya ve Resûlü’ne muti olmayanların hakkından gelmek için Zülfikâr ana nazil oldı. Bunca pehlüvanlar içinde Zülfikâr’ı, Hak Teâlâ Hazret-i Ali’ye virdi, gayrı kimesneye virmedi. Anın içun kim bu hizmete Ali kerremallahu vechehu mahall-i münâsib idi, ana reva gördi. Cebra’il-i Emin Hazreti Rabbu’l-âlemin emriyle getürdi, Zülfikâr’ı Ali’nün beline bağladı, tekbir ile bu ayeti okudı: “Lâ fetâ illâ Ali, lâ seyfe illâ Zülfikâr.” didi. Yani “Yiğit değül illâ Ali’dür ve hem kılıç değül illâ Zülfikâr.” dimek olur.

Bu derece önemli olması, ona bazı olağanüstü vasıfların yüklenmesini sağlamış. 40 arşın uzar, düşman nereye girerse girsin ulaşır ve öldürür. Bir çatalı Lailahe illallah diğer çatalı ise Muhammed Resûlullah der. Diğer bir anlatıya göre çatalın biri adaleti diğeri ilmi temsil eder. Osmanlı ordusunun bel kemiği olan Yeniçerilerin sancağında Zülfikâr bulunur. Sancaklara Zülfikâr’ın işlenmesi Orhan Gazi zamanına kadar ulaşır. Zaten Ali kültü bu döneme kadar iyice yerleşmiştir. Osman Gazi’nin arkadaşlarından Tursun Fakih’in cenkname yazarı olması bunun en bariz örneklerinden biridir. Yine Yavuz Sultan Selim’in savaş sancağından başka, Barbaros Hayrettin Paşa’nın sancağında da Zülfikâr yer alır. Osmanlı sultanlarının savaş meydanlarında giydikleri tılsımlı olduğuna inanılan gömleklerde de Zülfikâr motifine rastlanır. Öte yandan camilerin dışında doğrudan kılıç olarak veya iç kısımlarda kalem işi tekniğiyle yazı ve diğer nesnelerle birlikte yer alır.

Keza Düldül de Zülfikâr gibi olağanüstü özelliklerle donatılmıştır. Düldül’e yakıştırılan bu özellikler, hiç şüphesiz Türk destan ve efsanelerinde uçan at motifinin yoğun olarak işlenmesiyle alakalıdır. Türk destan ve efsanelerinde uçan atlar Tulpar olarak adlandırılır. Keza Düldül’de uçan at olarak kabul edilir. Anadolu’da onun dağdan dağa uçtuğuna dair yüzlerde efsane anlatılır. İndiği yerlerde ayaklarının izi çıkar ki, buralar da kutsal olarak kabul edilir. Ama hemen şunu belirtelim esasen o katırdır. Fakat Türkler Hz. Ali’ye katıra binmeyi yakıştıramazlar. Mesela Evliya Çelebi, Düldül’ü tarif ederken Düldül nam bir katır şekilli at ifadesini kullanır ki, onun da Düldül’ün at mı katır mı olduğu hususunda kafasının karışık olduğu söylenebilir. Düldül’ün uçmasından başka özellikleri de vardır. O, kırk günlük yolu bir günde alır. Kırk gün yemeyip, içmese bile gücünü kaybetmez. Koşmaktan yorulmaz ve usanmaz. Sahibini bırakıp gitmez. Hz. Ali, çağırdığı zaman hemen yanına gelir. Her nereye gitmesi gerekirse gider ve Hz. Ali’den başkasını sırtına almaz. On günlük mesafeden bile Hz. Ali’nin sesini duyup yanına gelir.

Şairler kalemlerinin keskinliği ve işlekliğiyle övündüklerinde kendilerini Hz. Ali’ye, kalemlerini Zülfikâr’a, çabuk ve etkili yazma yeteneklerini de Düldül’e benzetmişlerdir. Örneğin Baki şöyle der: 

Hayder-i kerrarıyım meydan-ı nazmın Bakıya

Nevk-i hame Zülfikâr u tab Düldül’dür;

İskender Pala’nın belirttiğine göre Baki’nin bu beyitinden başka hemen her şairin, divanında Hz. Ali, Zülfikâr ve Düldül’le ilgili bir manzume bulunur.

Hocam Fütüvvet anlayışının Anadolu topraklarındaki bir nevi temsilcisi konumunda bulunan Ahi teşkilatı ve Bektaşilik nazarında Hz. Ali’nin yeri ve öneminden bahsedebilir misiniz?

Aşıkpaşazade Osmanlı Devleti’nin kurucu dört unsurunu sayar: Gaziler, Abdallar/Dervişler, Ahiler ve Bacılar. Sayılan bu dört unsurdan gazilerin, dervişlerin ve ahilerin pirleri Hz. Ali’dir. Bacıların ise onun eşi Fatma’dır. Gazilik ideolojisini üzerine bina edilmiş destanların tamamında Hz. Ali ön plandadır. Bütün destan kahramanları onun soyundan gelir. Hz. Ali’nin kahramanlığını anlatan cenknameler zaten başlı başına bir külliyat oluşturur. Abdalların keramet ve hayat hikayelerini anlatan menakıbnameler yoğun olarak Hz. Ali kültü üzerine bina edilmiştir. Onlar da zaten soylarını Hz. Ali’ye dayandırırlar. Dahası yukarıda söylediğim gibi Hz. Ali’nin ruhunu taşıdıklarını ifade ederler.

Ahiler için de durum aynıdır. Ahi tüzükleri olan fütüvvetnâmeler neredeyse Hz. Ali’nin yüceliğini anlatmak için yazılmış gibidir. Fütüvvet ehli, fütüvveti; Hz. Peygamber’in kardeşi ve dostu olması, ahlâkı, cesareti, yiğitliği, nefsiyle mücadelesi, takvası, zühdü, ahde vefası, hayâsı, iffeti, cömertliği, adaleti, teslimiyeti gibi özelliklerinden dolayı en çok Hz. Ali’ye yakıştırmışlardır. Hz. Ali’yi fütüvvet telakkisiyle ilişkilendirmenin diğer bir sebebi de Hz. Peygamber’e atfedilen Lâ fetâ illâ Alî, lâ Seyfe illâ Zülfikâr/Ali’den başka yiğit, Zülfikârdan başka kılıç yoktur hadisidir. Hz. Ali, böylece bir sembol haline gelmiş olup hemen hemen bütün fütüvvetnâmelerde özel bir yere konulmuştur. Bu hadisle ilgili olarak fütüvvetnâmelerde şu anekdot anlatılır: Hz. Peygamber Hz. Ali’ye Sana kötülük edene ne yaparsın? diye sormuş, o da İyilik ederim diye karşılık vermiştir. Bu defa Kötülüğü artırırsa ne yaparsın? diye sorunca Ben de iyiliğimi arttırım cevabını vermiştir. Sonrasında Her gün ciğerini kan ederse ne yaparsın? sorusuna Günde bin kere ciğerimi kan etse, bin kere gönlümü yıksa zerre kadar hatırını yıkmam demiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Lâ fetâ illâ Alî, lâ Seyfe illâ Zülfikâr/Ali’den başka yiğit, Zülfikârdan başka kılıç yoktur! diye buyurmuştur. 

Fütüvvetin, Hz. Peygamber’den Hz. Ali’ye kaldığı da şöyle anlatılır: Hz. Peygamber Ya Ali sen feta oğlusun ve feta kardeşisin diye buyurunca, o da Babam kim kardeşim kim? diye sormuş, buna karşılık Hz. Peygamber Baban Halilü’r-Rahman İbrahim, kardeşin benim diye cevap vermiştir. Fütüvvetnâme yazarlarından Razâvî, daha önce bahsettiğimiz Gadir-i Hum olayı sırasında Hz. Peygamber’in, Hz. Ali hakkında kırk hadis buyurduğunu belirterek, bazılarını nakleder. Bunların biri Hz. Peygamber’in Bana Cebrail geldi, elinde yeşil bir yaprak vardı. Üzerinde Ali b. Ebi Talib’i sevmenin, mahlûkat için bir borç olduğu yazılmıştı. Benden bunu tebliğ etmemi istedi hadisidir.

Fütüvvetnâmelerde Hz. Ali’nin cömertliğiyle ilgili iki de ayetin nazil olduğu bildirilir. Bunlardan ilki üç günlük oruçtan sonra, ancak kendine yetebilecek yemeğini bir fakire ikram ettiği için Allah sevgisiyle yiyeceklerini miskine, yetime ve esire verir, onları doyururlar, ikincisi ise dört akçesinden birini gece, birini gündüz, birini gizli, birini de açık olarak sadaka verdiği için Onlar mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikâr infak edenlerdir ayetidir. İşte buradaki cömertliği, konukseverliği, merhameti ve şefkati nedeniyle Hel eta suresinin (El İnsan, 76. sure) Ali hakkında nazil olduğu inancı vardır. Yemînî iki kavramı da Ali için şöyle kullanır:

Anun mehdi çü hakdan la fetadur

Dahı taha vü yasin el etadır

Değerli zamanını bizlere ayıran Sadullah Gülten’e teşekkür ederiz.

Kategori:

Etiketler:

Henüz yorum yok

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.