Osmanlı Devleti ve Toplumu’nun algısında millet kavramı nasıl şekillenmişti?

Millet sistemi Osmanlı Devletinin idari ve toplumsal yapısını derinden etkilemiştir. Devlet içinde barındırdığı çeşitli ve birbirinden farklı hukukları olan toplumları bu sistem ile bir araya getirmiştir. Bu sistemle devlet, bir millet olarak tanıdığı toplumu kendi içişlerinde serbest bırakmıştır. Bu serbesti uzunca bir süre bu toplumsal unsurların devletten ayrılma ve devlete karşı hareket etme fikrinin oluşmasını engellemiştir. Genelde çekişmeler bir millet ile devlet arasında değil milletin kendi iç dinamikleri arasında meydana gelmiştir.

Peki, Osmanlı Devleti’nin idari yapısında Millet Sistemi bu kadar önemli görülüyorken Osmanlı Devleti ve Toplumu’nun algısında millet kavramı nasıl şekillenmişti? İşte bu noktada pek çok görüş karşımıza çıkacaktır. Bu kelimenin Arapça mille yani “kelime, söz” anlamından bu kavramın ortaya çıktığı düşünülür.[1] İlber Ortaylı ise bu kavramın Arapça’dan evvel İbranice bir kelime olduğuna ve Aramcadan geldiğine vurgu yapar. Bu kelimenin “Söz” anlamına geldiğini ve metaforik bir anlamı olduğu görüşündedir. Şöyle ki; söz kelamın ta kendisidir yani logos’tur ve Allah’ın sözü etrafında birleşen bir toplumu, bir cemaati, bir inançlılar kitlesini ve bir inancı ifade eder fakat bugün kullandığımız anlamıyla “millet” kavramının 19. Asırda birçok Osmanlıca kelime gibi Türklerin yarattığı anlamlardan olduğunu ve “nation” un tercümesi olduğunu söyler. Bu kelimenin kaynağı ise Yunanca “etnos” tur, yani biz “etnos” la alakası olmayan “millet”i “etnos” a çevirmişiz.[2]

Osmanlı Devleti’nde millet kelimesi, bir dine bağlı çeşitli ırk ve dile mensup toplulukların genel adıydı. Örneğin; İslam Milleti. Ümmet ise, bir dine mensup çeşitli toplulukların her birisi için kullanılan bir kavramdı. Örneğin; Türk Ümmeti. Bu sebepten Kamus-i Türk-i yazarı Şemseddin Sami “İslam Milletleri” ifadesinin yerine “İslam milleti” ifadesinin kullanılmasının daha doğru olacağı görüşündedir. Çünkü bu görüşe göre birden fazla İslam milleti olamaz.[3]

Osmanlı Devleti birçok dini ve etnik unsurdan oluşuyordu. Öyle ki yönetimde etkili olan Türk-Müslüman unsur toplam nüfusun yalnızca üçte birini oluşturuyordu. Geri kalanlar ise Rum, Ermeni, Yahudi, Romen, Slav ve Araplardan oluşmaktaydı. Devlet ise böyle bir ortamda asimilasyon politikası izlemek yerine inanç topluluklarını kendi içinde serbest bırakmayı düşündü işte böyle bir ortamda dini oluşumlara kendi içinde özerklik ön gören millet sistemi Devlet tarafından etkin bir şekilde kullanılmaya başlandı. Osmanlı Devleti’nde en yüksek düzeye ulaşan millet sistemi, İslam hukukunun etikili olduğu bir kurumdur.[4]

Millet Sisteminin İslam hukukundan birçok açıdan etkilenmiştir. Şöyle ki; İslam hukuku insan topluluklarına temelde “Müslümanlar” ve “gayrimüslimler” olarak ayırmıştır. Gayrimüslim olanlar ise inanışlarına göre “ehli kitap olanlar” ve “ehli kitap olmayanlar” olarak ayrılmıştır. Ehli kitap olanlar grubuna kendilerine semavi bir kitap gönderilmiş olan Yahudiler ve Hıristiyanlar giriyordu. Kendisine semavi bir kitap gönderilmemiş olanlar ise ehli kitap olmayanları oluşturuyordu. Millet Sistemi, İslam Hukukundan temel olarak şu noktayı almıştı: bütün topluluklar tebaa olarak kabul edilmiş ve yaşama, çalışma, ve vicdan hürriyeti bakımından devletin himayesindeydi. Diğer bir önemli nokta ise İslam Harp hukukuydu. Buna göre iki türlü ülke vardır Darül Harb ve Darül İslam.  Darül İslam İslam hukukunun uygulandığı yerleri kastederken Darül Harb ise bunun dışında kalan Dünyanın geri kalanını kasteder. Bu ayrımın temelinde ise iki tür gayrimüslim vardır.Darül Harb de yaşayan Harbiler ve ikincisi İslam toprağında yaşayan gayrimüslimler. Müslümanlar gayrimüslimlerin olduğu bir toprağı ele geçirirse, buradaki gayrimüslimlere üç defa İslamiyet tebliğ edilir kabul ederlerse Müslümanların sahip olduğu bütün haklara sahip olurlardı kabul etmez fakat Müslüman hakimiyetine razı olurlarsa rıza gösterdiklerini ifade eden bir antlaşma yapılırdı. Bu antlaşmaya zimmen antlaşması bununla beraber gayrimüslimin kazandığı statüyede zımmi denirdi. İşte harp hukukunu sürdüren Osmanlı Devleti’nin Gayrimüslimleri ‘ de millet sistemindeki haklarını alırken bunun bunun kaynaklarından biriside işte bu zımmi hukuk olmuştur.[5]

Osmanlı Devleti’nde esasen ilk başta kabul edilen üç gayrimüslim millet vardır. Bunlar Ortodoks Milleti, Yahudi Milleti ve Ermeni Milleti’dir. Bunun dışında Latin reayası denilen bir Katolik toplulukta mevcuttur fakat bunlar bir millet olarak kabul edilmemiştir. Sebebi ise onların dini merkezlerinin Osmanlı toprakları dışında bulunması ve sayılarının az olmasıydı.[6]

Gayrimüslimlerin millet olma süreci ise Fatih Sultan Mehmet dönemi ile başlamıştır. 1453 yılının kış aylarında Patrik Ghennadios Fatih tarafından davet edilmiş ve ona Etnarh yani Milletbaşı unvanı verilmiştir. Bu kişi artık Ortodoksların yalnızca ruhani lideri olmaktan çıkıp idari, hukuki ve hatta okul işlerine bakan kimse olmuştur. Bu Tanzimat’a kadar böyle devam edecektir. Bu mezhebin dışında kalan kiliselerin birliğini temsilen de İstanbul’ da bir Ermeni Patrikliği oluşturulmuştur. İstanbul’da, Ermenilerin Emçiyazdin, Sis, Akdamar ve Kudüs’teki patriklik gibi bir makam yoktu fakat millet sistemi kapsamında bununla ilgilenilmemiştir. İstanbul’da ilan edilen Millet Liderlerine Emçiyazdin’ de ki Katolikos bile tabidir. Arada ki ruhani ilişki sistemi ilgilendiren bir konu değildir.[7]

Bu sisteme şu görüşten yola çıkarak bakmak yerinde olacaktır; İlber Ortaylı, Roma İmparatorluğu’nun sırf Hıristiyan demek olmadığını bu imparatorluğun Hıristiyan olduğu dönem mevcut olduğu gibi Pagan ve Müslüman olduğu dönemlerinde mevcut olduğunu söyler. Müslüman olduğu dönem ise Osmanlı Devleti dönemidir. Fakat bu üç dönemde de bürokrasi dili tekdir. Birinci Roma İmparatorluğunun hangi bölgesinde olursa olsun askerinin konuştuğu dil Latinceydi. İkinci Roma İmparatorluğunda bu dil Helence iken Üçüncü Roma yani Osmanlılar zamanında bu dil Türkçeydi. Fakat içtimai hayata geçildiği zaman diller ve dinler çok çeşitliydi. Buradan hareketle işte bu içtimai hayattaki çeşitliliğin üç dönemde de  bazı farklar olsa da millet sistemi yöntemi ile idare edildiğini söylemek mümkündür. Bu sistemin temelinde ise dinin olması yine o dönemin insanın hayat tarzıyla ilgilidir. Çünkü o dönemde çeşitli inanç sahibi insanlar kompartımanlar halinde yaşıyordu ve bu insanlarda dini inançlarının dışında başka bir hayat tarzı düşünmüyordu. Roma İmparatorluğunun hâkim dini Hıristiyanlıktı ve o dönemin insanının Hıristiyan olması hoş karşılanan bir durumdu. Osmanlılar dönemi içinde İslamiyet’ e geçiş için bu şekilde bir hoş karşılama söz konusuydu. Fakat hakim unsura geçiş dışında örneğin bir Yahudi’nin Hıristiyan olması doğru bulunmadığı gibi Hıristiyanlığın içinde de mezhep geçişleri hoş karşılanmazdı. 19. asra geldiğimizde bu tip olaylar doğallaşmaya ve yaygınlık kazanmaya başlamıştı.[8]

Sistem içerisinde gayrimüslimler dini ve mezhebi görüşlerine göre ayrı milletlere ayrılmışken Müslümanlar tek millet olarak kabul edilmiştir.[9] Örneğin Ermeniler tek bir millet olarak görülmezdi. Mezheplerine göre Gregoryen, Katolik Ermeni şeklinde iki millet halinde teşkilatlanıyordu. Zamanla Protestanlaşan Ermeniler de ortaya çıkınca ve bu mezhep Devlet tarafından tanınınca Ermeniler üç millete mensup bir topluluk olmuştur.[10]

Millet Sistemi ve millet sözünün dini bir topluluğu karşılaması ile ilgili şu noktada önemlidir: XIX. Yüzyıl öncesinde bu söz yalnızca devlet içindeki gayrimüslimleri için değil Darül Harb’ de ki gayrimüslimler içinde kullanılıyordu. Öyle ki Osmanlı Padişahları, Avusturya Büyük Dükaları ve Alman İmparatoru gibi Hıristiyan ülkelerin hükümdarlarına hitap ederken onları o milletin reisi olarak görmüşlerdir.[11]

Peki, devlet içinde bu millet liderleri nasıl seçiliyordu? Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki Osmanlı Devleti’nde reayanın toplumdaki ve yönetimdeki statüsü ancak dini bir cemaatin üyesi olmakla belirleniyordu. Yani topluma birey bazlı değil cemaat bazlı bakılıyordu.[12] Reaya, ise ancak millet liderleri vasıtasıyla devlet yönetimiyle ilişki kuruyordu. Millet lideri ise mensuplarının davranışları, vergi ve diğer yükümlülükler noktasında Osmanlı Yönetimine karşı sorumluydu… Her millet teşkilatının din adamlarından oluşan birer ruhani meclisi bulunuyordu ve bu meclisler millet liderini seçmekteydi.[13]


Dipnot:

[1] Recep Şentürk, ”Millet”, İslam Ansiklopedisi, TDV yayınları, C.30, İstanbul, 2005, s.64

[2] İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek 3Üç kıtada Osmanlılar, Timaş Yayınları, İstanbul, 2015, s.64

[3] Bilal Eryılmaz, Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi, Ağaç Yayıncılık, İstanbul, 1992, s.11-13

[4] A.g.e, s.10-12

[5] Muharrem Gürkaynak, “Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi ve Yahudi Milleti”, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, C.9, S.2, 2003, s.227-228

[6] Eryılmaz, A.g.e, s.27-28

[7] Ortaylı, A.g.e, s.67-68

[8] A.g.e, s.65-67

[9] Gürkaynak, A.g.m, s.276

[10] Ortaylı, İlber Ortaylı, “Osmanlılar’ da Millet Sistemi”, İslam Ansiklopedisi, TDV yayınları, C.30, İstanbul, 2005, s.66

[11] A.g.m, s.66

[12] Uğur Kurtaran, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sistemi”, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S.8, 2011, s.61

[13] Eryılmaz, A.g.e, 33-34