Hamit Bozarslan günümüz siyasî konjonktüründe yoğun olarak gündemde bulunan Ortadoğu meselesini şiddet (violence) kavramı üzerinden, Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi isimli eserinde inceliyor.

1958, Lice doğumlu olan Hamit Bozarslan EHESS-École des Hautes Etudes en Sciences Sociales (Paris Sosyal Bilimler Yüksek Okulu)’de çalışmalarını profesör olarak sürdürmekte. Orijinal dili Fransızca olan eserin çevirisi ise Ali Berktay’a aittir. Kitabın önsözünde yazar, öğrencilik yıllarında Ortadoğu üzerinden şiddet kavramının hayatına nasıl sirayet ettiğini ve bu kavramın neden sosyal bilimlerin konusu haline gelemediğini sorguladığından bahsediyor. Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer önemli husus yazarın içerden ve dışarıdan gözlem yapabilme imkânına sahip olması… 12 Mart ve 70 sonrası şiddet dönemlerinin ilk yıllarına doğrudan şahit olan yazar, devam eden süreçte gelişmeleri Paris’ten izlemeye devam ediyor. Paris’te öğrencilik yıllarındaki kötümserliğini anlatırken takındığı üslup ise sanki Doğu’yu hiç tecrübe etmemiş birine ait gibidir, fakat devam eden satırlarda yazarın tedirginliği anlaşılacaktır çünkü yazar bu eseri şiddet olgusunu anlayabilmek için kaleme aldığını söyler ve şiddetin bir tanımını yapmaya kalkışmaz. Türkiye’den İran’a, Körfez Bölgesi’nden Kuzey Afrika’ya kadar geniş bir coğrafi alanı Ortadoğu başlığı altında inceleyen Bozarslan, bu konuda neden bir tasnif yapmadığı konusuna ise değinmez. Ancak okur bu noktada Ortadoğu’nun daha çok jeopolitik bir hüviyete sahip olduğunu unutmamalıdır.

Üç ana başlığa sahip olan kitap birçok alt ve yan başlık barındırıyor. İlk başlık 1096-1979 yılları arasındaki geniş dönemde gerçekleşen gelişmeleri kapsamakta. Hamit Bozarslan Devrimci İmgelemler ve Meşruiyetler başlığını taşıyan bu bölümde 19. ve 20. yüzyıllardan itibaren Avrupa’nın gütmüş olduğu yayılmacı politikaya karşı Osmanlı ve Pers saraylarının yenileşme hareketlerine değinir. Devlette merkezileşmeyi öngören bu yenileşme hareketini ise daha çok Osmanlı üzerinden örnekler. Fransız İhtilali sonrası Osmanlı İmparatorluğu’nun bir millet inşa ederek kalıcılığını sağlamaya çalıştığı görülür. Bu merkezileşme çabaları (yeni ordu, vergiler, âdem-i merkeziyetçi yapıların lağvedilmesi) başıbozuk grupların ortaya çıkmasına neden olur. Bunun sebebinin coğrafi ve kültürel dayanaklarından bahseden Bozarslan, merkezîleştirici mantığın kendini kabul ettirmede zorlandığını söyler. Çünkü yazarın deyimiyle “geçmişte âdem-i merkeziyetçi statülere sahip olan idari birimler kendi toprakları üzerinde etkili bir denetim uygulama şansına sahipken, uzaktan yürütülen “memur temelli” bir idare için aynı şey geçerli değildir.” (s. 33) Bu satırlar Ortadoğu’yu okumak konusunda okuyucuya bir perspektif sağlar. Kitabın devam eden bölümlerinde de Hamit Bozarslan salt tarihsel bilgi vermekten kaçınır, daha çok olayların neden-sonuçları üzerinde durur.

Bu bölümde Batılılaşma olgusu anahtar kavramdır. Arka planını çağdaşlaşma, modernleşme olarak doldurabileceğimiz Batılılaşma olgusu bir bakıma gerilemenin sona ereceği umudunun diğer adıdır. Diğer yandan büyük bir çelişkinin yansımasıdır: kendine yabancılaşma şiddeti… Jön Türkler, İhvan hareketi vs. arayışta olan Doğu toplumlarının doğurduğu tepkisel hareketlerdir. Geçmişle kavgalı fakat kimliklerini kaybetmek istemeyen kitleler… Yazar Jön Türkler üzerinden önemli bir tutarsızlığa değinir ve bu tutarsızlık durumu günümüze kadar sürer; yenilikçi olarak şiddetle iktidarı ele geçirenler, ellerindeki şiddet unsuru sayesinde düzenin yılmaz savunucusu olurlar. Bu noktada şiddetle kendini müdafaa etmek meşrulaşır. Fanon gibi entelektüeller bu denklem içerisinde yetişmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından hikâye şekillenmeye başlar. Bu süreçte Türkiye’de yeni bir cumhuriyet ilan edilmiş ve beynelmilel alanda itibar kazanılmıştır. Bozarslan’ın deyimiyle ise Araplar fazla devletten, Kürtler devletsizlikten çekeceklerdir. Devam eden dönemde birçok yeni Arap devleti kurulmuş, bu devletler adeta istikrarsızlık (darbeler, suikastlar vs.) örnekliği sergilemişlerdir. Ancak yazar bu devletlerin kendilerine has yerel bir milliyetçilik benimsediklerinden bahseder. Gelen her iktidar bu kanal üzerinden kendisini meşrulaştırır. Diğer taraftan Mısır’da Nasır iktidarının milliyetçi sosyalizmi tüm bölge üzerinde alternatif bir ideolojik dayanak oluşturur. Libya’da Kaddafi’nin, Suriye’de Hafız Esad’ın, Irak’ta Saddam’ın otoriter rejimleri Nasırizm’den etkilenmişlerdir. İran ve Türkiye ise burada görece farklılıklar barındırır. Bu farklılıkları etnik, mezhepsel ve coğrafi ayrımlarla açıklayabiliriz. Ancak ortak olan bir şey varsa o da şiddet olgusudur.

Bölgenin bir diğer önemli aktörü ise İsrail’dir. Arap milliyetçiliğinin fundamentalist dönüşümünü biraz da İsrail Devleti’nin kuruluşuyla açıklayan Hamit Bozarslan, anti-semitizmin Arap coğrafyasında yaygınlaşmasının sebeplerinden birinin de Siyonizm olduğunu söyleyen Maxime Rodinson’a katılmadan edemez. İsrail’in kuruluş süreci, Filistinlilerin bir anda azınlık konumuna düşmeleri, devlet şiddeti ve karşı direniş günümüze kadar sürecek olan bir acı silsilesini içinde barındırır. Diğer yandan İsrail karşıtlığı, bölge devletlerinin kendilerini milliyetçiliğin yanı sıra meşrulaştırdığı farklı bir kanal olarak karşımıza çıkar. Enver Sedat suikastı bu noktada bir örnek teşkil eder. Karşı taraf için de aynı şey iddia edilebilir. Nitekim Filistin’le imzalanan Oslo anlaşmasının ardından İsrail Başbakanı Izak Rabin de radikal bir Yahudi tarafından öldürülecektir. Ancak Bozarslan, Oslo anlaşmasının diğer muhatabı Arafat’ın Filistin halkı üzerinde kapsayıcılığının ne oranda olduğu konusunda yorum yapmaz. Öyle ki Oslo sonrası süreç İslamcı bir örgüt olan Hamas’ı şeytanlaştıran bir havada geçecektir.

Hamit Bozarslan kitabın ikinci bölümünde 1979-1991 yılları arasındaki gelişmeleri Bölgesel Savaşlar, Devrimci İslamcılık ve Baskı başlığı altında inceler. Bu başlıkta Seyyid Kutb öncülüğünde İslam’a dair yeni bir perspektif geliştiren Ortadoğu söz konusu. O yıllara kadar sol bir jargonla yetişen “okumuş” kesim İslam’ın siyasal, devrimci taleplerini görmekten ziyade; dinin varlığını ilerlemenin önünde bir engel olarak kabul ediyordu fakat bir kimlik olarak İslam’dan tamamıyla vazgeçilmiş değildi. Ancak Seyyid Kutb ve onun idamı günümüze değin sürecek bir etki yaratacaktır. Müslüman Kardeşler’in Nasır’a karşı düzenledikleri suikast girişiminden mesul bulunup idam edilmesinin etkileri El-Kaide’nin kuruluşuna kadar dahi gelecektir. Bozarslan bu bölümde Seyyid Kutb’un idamıyla şehitlik, İran Devrimi’yle devrim, Afgan cihadıyla cihat kavramları ve bunların Ortadoğu halkları üzerindeki yansımalarını tartışır. Bu dönem solun güvenilirliğini yitirdiği ve İslamcı muhalefetin itibarını yeniden kazandığı bir dönem olarak karşımıza çıkar. Enver Sedat’ın Sovyetlerle arasına mesafe koyup radikal Arap kampından ayrılması, Amerika’ya yanaşması ve İsrail’le anlaşması solun ihaneti olarak karşılanır.

20.yüzyılın son çeyreğinde İslamcılığın gücünü tartışan Hamit Bozarslan bu dönemde yaşanan iki önemli olaya dikkat çeker; Enver Sedat suikastı ve Hama’nın yıkılışı. Enver Sedat’ın öldürülmesiyle Müslüman Kardeşlerin radikalleştiğini iddia etse de bu suikastın İslamcı akımı bütünüyle kapsamadığını da ekler. Diğer bir olay ise Hama’daki katliamdır. Siyaseten Suriye’de güçlenen Müslüman Kardeşler iktidarı birçok alanda sıkıştırmakta ve ödünler vermeye zorlamaktadır. Burada mezhepsel bir gerilimin fitilini ilk yakanın Müslüman Kardeşler olduğunu söyleyen Bozarslan, peşi sıra birçok suikastın ve silahlı eylemin gerçekleştiğini yazar. Karşılıklı vuruşmaların olduğu sürecin en sonunda, 82 sonbaharında, Suriye ordusu Hama kentini kuşatır. 10.000 ila 25.000 kişi öldürülmüştür ve doğrulanmayan bazı haberlere göre kimyasal gaz kullanılmıştır. Bölgedeki mezhepçi gerilim bugün farklı aktörleri de (İran, Lübnan Hizbullahı) içinde barındırarak devam etmektedir. Azınlıkların konu edildiği bir diğer alt başlıkta Kürt hareketinin başlıca motivasyonunun sosyalizm olması dikkat çekicidir. Ancak hareketin şekillenmesinde başlangıçta Saddam Irak’ında Kürt azınlığa yönelik baskılar etkilidir. Türkiye’de ise Barzanici ayaklanmanın da etkisiyle Kürt muhalefeti fundamentalist bir hüviyete bürünür. Darbe dönemlerinde hapishanelerdeki devlet şiddeti, karşı şiddeti kendi içinde meşrulaştırır.

Kitabın üçüncü ve son bölümü olan İslam Toprağındaki Cihatlardan 2000’li Yılların Savaşlarına başlığında ise İran-Irak Savaşı, Afganistan Savaşı ve Lübnan İç Savaşı özelinde milenyuma kadar gelen süreç işleniyor. Bu üç savaşın sona ermesinden ve Filistin-İsrail sorununa siyasal çözüm arayışları bölgedeki otoriter iktidarların da artık sonlarının geldiğini düşündürür. Aksine bu iktidarlar sonlanmamış ve meşruiyetlerini şiddet üzerinden sağlamaya devam etmişlerdir. Diğer yandan Hamit Bozarslan devlet kademelerinde ordu ve muhaberatın görev değişimine dikkat çeker. İlk dönemlerde devlet yönetiminde büyük bir yüzdeliğe sahip olan ordu yerini muhaberata bırakır. Mevcut durum İslamcı akımların demokratikleşmesi umudunun ortadan kalktığını gösterir. Bu otoriter yapıların İslamcı akımları kendi içinde katılaştırıp, şiddeti meşrulaştırmalarına neden olur. Dönem içerisindeki İslam coğrafyalarındaki (Bosna, Tacikistan ve Çeçenistan) savaşlar dünyanın İslam’a karşı organize bir saldırıya giriştiği algısına neden olsa da yazar bu savaşları etnik ve milliyetçi bir çatışma olarak okumaktadır. El-Kaide’nin popülaritesini ve 11 Eylül saldırısını tartışan Bozarslan, 11 Eylül’e giden süreci sayıları binleri bulan radikal bir muhitin oluşmasıyla açıklar. Ortadoğu, Sudan, Afganistan ve Avrupa hapishanelerindeki şiddet olgusu bu hareketi kendini fedaya dayandıran bir aksiyona dönüştürür. Hamit Bozarslan Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi kitabında salt bilgiye sığınmaktan kaçınmış, olayların oluş sebeplerini tarihsel örneklerle açıklamaya çalışmıştır. Sonuç kısmında geleceğe yönelik yürüttüğü tahminlerde kısmen yanılsa dahi Ortadoğu’daki şiddet olgusunun uzun dönem daha devam edeceğini söyler. Ancak Arap Baharı gibi bir süreci ve devamında yaşananları kestirebildiği iddia edilemez. Çeşitli yerlere verdiği röportajlardan anlaşıldığı kadarıyla iyi bir İbn Haldun ve Machiavelli okuru olan Bozarslan, devlet mefhumunu Ortadoğu halklarının çeşitli özellikleri üzerinden tartışır. Batılı devletlerin ekstra müdahalelerinin ve yeni tevellüt eden ideolojilerin görece statik olan bölge siyasetini çalkantılı ve istikrarsız bir hale getirdiğini gözler önüne serer. Yer yer yanlış olduğu iddia edilebilecek yorumlar yapsa da, okuru iknaya değil anlamaya zorlar.


GİZLİLİK POLİTİKASI

©Copyright 2017 Kitaptarih.com tüm hakları saklıdır.

Kitaptarih.com bünyesinde kitap incelemeleri, tarih ve bilim tarihine yönelik içerikler barındıran özgün bir web sitesidir.

Sitede yer alan yazılı ve görsel içerikler izinsiz ve habersiz bir şekilde kopyalanamaz, çoğaltılamaz. Gerekli tüm izinler için iletişime geçilmelidir. Kitaptarih.com‘da yer alan yazılı ve görsel içeriklerin değiştirilmesi ve kaldırılması gibi tüm yetkiler kitaptarih.com‘a aittir. Gerektiği takdirde düzenleme yapmak veya içeriği kaldırmak Kitaptarih.com‘un görevi ve yükümlülüğüdür.

Kullanıcılar, okurlar ve takipçiler sitede bulunan içerikler ile ilgili aldığı kararlarda bağımsız ve hür bir şekilde hareket ettiklerini kabul, beyan ve taahhüt ederler. Hiç kimse Kitaptarih.com sitesinde bulunan içerikleri göstererek zarara uğradığını iddia edemez.Tazminat veya herhangi bir ücret talep edemez. Kitaptarih.com‘daki içeriklerin sorumluluğu yazarlara aittir.

Ayrıca kitaptarih.com okurlarına objektif bir bakış açısıyla içerikler üreteceğinin garantisini vermektedir.