Orta Çağ Avrupası’nda kentlerin durumu, sınıflandırılması ve daha fazlası bu yazımızda sizlerle…O

            Orta Çağ dünyasının büyük bir bölümüne belli dönemlerde hâkim olan Roma İmparatorluğu yıkıldıktan sonra (M.S 476.) Avrupa, siyasî bütünlükten uzak bir hâl aldı. IV. yüzyıldan itibaren gerçekleşen barbar istilaları Avrupa coğrafyasının siyasî – ekonomik – ticarî hayatını derinden etkiledi ve değiştirdi. Bu değişim sonucu Avrupa bünyesindeki halk farklı istilalara maruz kalmamak adına kendilerini güvence altına alabilecek senyörlere sığındılar. Bu durum Avrupa’da feodalitenin başlamasına neden olduğu gibi aslında Avrupa kentlerinin de şekillenmesine öncülük etti.

            İstilalardan pek fazla etkilenen bölgeler olmakla birlikte az miktarda etkilenen bölgeler de mevcut idi. İstilalardan kaçmanın mümkün olmadığı, geçiş noktalarında bulunan bölgelerdeki halk krala bağlı yerel senyörlerin hâkimiyetindeki kalelere sığındılar. Bu kaleler, o dönem için kentleri oluşturuyordu. İstilalardan nispeten daha az etkilenen İtalya bölgesi ise, Roma kültürü mirasının en çok korunduğu ve klâsik kent hayatının en az gerileme yaşadığı yer olarak ortaya çıktı. Yarımadanın büyük kısmı VI. yüzyılda gerçekleşen Bizans hâkimiyeti neticesinde barbar istilalarının ikinci dalgasından da kurtulmuştu. Barbar istilalarından nispeten daha az etkilenen İtalya, Hıristiyanlar açısından Avrupa’nın umut vadeden bölgesi olmuştur. İtalya, kentsel ve ticarî alanda yakaladığı bu etkiyi Orta Çağ’ın bitişine dek korumayı başarmıştır. X. Yüzyıla gelindiğinde İtalya yarımadası resmî olarak Bizans hâkimiyetinde olsa da aslında özerk bir statüde kalmayı başardı. Bizans ile olan siyasî ilişkileri ise kendi ticarî çıkarlarına uygun olarak devam ettirdi.[1]

            M.S 476 yılında Roma İmparatorluğu yıkılmış misyonunu ise Doğu Roma İmparatorluğu devralmıştı. Yedinci yüzyıldan itibaren Doğu Roma İmparatorluğu ve Abbasî Halifeliği birbirlerine zıt iki dünya olarak Batı Avrasya’nın bazı uygar ve kentleşmiş alanlarında yüzyıllarca yaşadı. Bu iki güçten başka daha sonra kıta Avrupası’nda kurulan Endülüs, muhteşem kentleri, altyapısı, mimarîsiyle ortaya çıktı. Nüfusu binlere varan önemli kentler vardı: Bağdat, Cordoba, Palermo’nun yanı sıra Eski Çağ’dan kalan son büyük kent olan Konstantinopolis. İslâm aleminin yükselişi esnasında Batı Hıristiyanlığı ve kentleri karşılaştırılamayacak bir şekilde yoksul ve siyasî bütünlükten yoksun olarak periferidekaldı. Sonraki yüzyıllarda bu yoksunluk yeni bir uygarlığın deneyimleri oldu. VII. yüzyıldan X. yüzyıla kadar olan süreçte Batı Hıristiyanlığı için yaşanan “karanlık” çağlarda Batı Hıristiyanlığı köklü bir değişim yaşadı. Akdeniz coğrafyasında yeni bir tarihsel gerçek olarak “Avrupa” ortaya çıktı.[2]

            Avrupa’da bugünkü anlamda kentlerin oluşumundan önce kentler, başlangıçta, toplanma ve özellikle de korunma amaçlı bir yerleşim yeriydi. Bulunulan arazi yapısına göre şekillenir ve planlanırdı. Fakat genel yapısı her bölgede aynı idi. Taş bloklardan yapılmış surlar ile çevrili, bir hendek ile korunan ve kapılardan içeri girilen dört köşe veya çoğunlukla dairesel yapılı alanlardı. Kısacası kapalı bir alandı. Normal zamanlarda bu kapalı alanlar boş kalıyordu. Halk buraya sadece dinsel veya yönetimsel törenlere katılmak için veyahut savaş zamanında sığınmak için geliyordu. Fakat zaman geçtikçe kentlerin işlevleri de değişti. Zamanla yöneticiler bu kapalı alanlarda konaklarını kurdular, yapılar yükseldi, tüccarlar ve zanaatkârlar geldi ve kent gelişti.[3]

            XI. yüzyıldan itibaren kentler çeşitli şekillerde bir arazinin kaynaklarından mahrum olan Orta Çağ Avrupa kentlerinin büyüklüğü sınırlıydı. Eski Çağ, İslâm ve Doğu kentlerine oranla çok küçüktü. Yine de Avrupa kentleri tasarımları genişlediğinde diğer Doğu kentleri ile yarışabilecek karakterdeydi. Bugün özerklik elde ettiler. Geniş dahi hayran kaldığımız bu kentler dünyayı ülke ölçeğine indirmeyi mümkün kılan kentlerdi.[4]

            XIII. yüzyıla gelindiğinde ise bu yüzyıl, Orta Çağ batısının doruk noktası olarak görülür. İstilalardan kazandığı deneyimlerle ortaya çıkan yeni Avrupa’nın kazandığı başarılar dört ana başlıkta görülebilir. XIII. yüzyıl Avrupası’nın en dikkat çekici özelliği gerçek anlamda kentli Avrupa’nın tesis edilmesidir. İnsanların birbirine karışması, yeni kurumların oluşturulması, yeni ekonomik ve entelektüel merkezlerin belirlenmesidir. İkinci önemli başarı ise, ticaretin yeniden canlanması ve tüccarların güçlenmesi olmuştur. Üçüncü başarı ise öğrenim alanında gerçekleşti. Bugün ilk ve orta okul olarak adlandırılan öğrenime karşılık gelen kent okulları ortaya çıktı. Son olarak ise yaklaşık 30 yıl içerisinde kentlerde yaşayan ve genellikle buralarda etkili olan yeni dinî figürlerin yaratılması ve yayılması olmuştur.[5]

            Avrupa’nın XIII. yüzyılda elde ettiği bu başarılar aslında kentsel birer başarı olarak adlandırılabilir. Kentlerin bu süreçteki başarılarını genel bir çerçevede ele almak yerinde olacaktır. Orta Çağ kentleri, Antik kentlere oranla çok büyük değişikliklere uğramıştır. Aslında Orta Çağ’ın bazı dönemlerinde kentlerin gelişiminin, zamanın gelişimiyle doğru orantılı olmadığı zamanlar da olmuştur. Avrupa sınırlarında gerçekleşen istilalardan kentlerin çok büyük zararlar gördüğü ve ilerleme kaydedemediği zamanlar olmuştur. Fakat, Antik Çağ ile karşılaştırdığımızda gözle görülür değişimler de söz konusu olmuştur. Antik Çağ’da kentler ekonomik bakımdan oldukça yetersiz idi. Antik Çağ kentleri, pazar ve panayırların kentlere taşınmasıyla ticaret merkezlerine dönüşen Orta Çağ kentlerine kıyasla hiç de büyük birer tüketim merkezleri değillerdi. Orta Çağ kentleri bir dizi merkez çevresinde örgütlenmişti. Bunların arasında pazarlar en önemlisiydi. Bu dönemde Antik Çağ’daki büyük malikâne atölyelerinin yerini kentlerde zanaatkârlar ve dükkanlar almıştı. Bu da üretimi olumlu bir yönde etkilemişti. Orta Çağ kentlerinin sosyal olarak bir başka özelliği de özgür olmasıydı. Özgür olmak kentli statüsüne has bir şeydi. Bir Orta Çağ Alman atasözü bu durumu şöyle ifade eder, “stadluft macht frei” (kentin havası kişiyi özgür kılar).[6]

           Orta Çağ Avrupası’nın kentleriyle ilgili yapılanmasının çok yönlülüğüne bakarak dört yeni özelliğinden bahsedilebilir.

Birincisi, kamu yapıları ile özel yapıların kısıtlanmadan bir araya toplanması ve bütünleşmesi.

            İkincisi, hem sosyal kurumların hem de fiziksel ortamın başka bir özelliği karmaşıklık olmasıydı. Büyük kentler tek bir merkez ile sınırlandırılamazdı. Onun yerine bir dinsel, siyasal ve bir de ticaret merkezi mevcuttu. Bu merkezler aynı sınırları paylaşırlardı.

            Üçüncüsü, Orta Çağ kentinin yoğun olmasıydı. Kentlerde dikey bir şekilde yükselen yapıların sayısı artmıştı.

            Son olarak, Orta Çağ kentlerinde sürekli bir tamamlanmamışlık durumu mevcuttu. Henüz yeni bitirilmiş binaların yerini bir sonraki inşaatlar alıyordu ve bu durum böylece birbirini izliyordu.[7]

            Avrupa’nın bu yenilenme sürecinde dört kent tipinden bahsedebiliriz;

Piskoposluk Kentleri

Orta Çağ Avrupası’nda yerleşen ilk kent tipi piskoposluk kent tipidir. Bu tarz yerleşimlerde piskoposun varlığı ayırt edici özelliği olmuştur. Bun anlayışa göre; Belli bir büyüklüğe uluşan insan topluluklarının başında bir piskopos olması gerekiyordu. Bu kentlerde Hıristiyan mezarları kentlerin içine getirilecekti. Bir başka deyişle, ölülerin kentleri, yaşayanların kentlerinin içinde konumlandırılacaktı.[8]

Özellikle Merovenj döneminde piskoposların kentler üzerindeki tezahürleri arttı. IV. yüzyıldan itibaren ruhban sınıfının yargılama ve vergi konusunda elde ettikleri ayrıcalıklar konumlarını sağlamlaştırdı. Frank krallarının rahipler lehine ayrıcalık beratları vermesiyle bu durum daha da göze çarpar hâle geldi. Bu beratlar sayesinde piskoposlar kontların kilise topraklarına müdahalesini engellediler. IX. yüzyıla gelindiğinde ise piskopos kenti dediğimiz oluşum tamamen ortaya çıkmış oldu.[9]

Piskopos kentleri, barbarlara karşı sığınacak yer arayan halkı içine çekiyordu. Halk ruhban sınıfına mensup bu kentlere bir şey olmayacağı kanısındaydı. Orta Çağ’ın bu sığınaklarından geriye pek az iz kaldı. Fakat bilgi kaynakları bu kentlerin özellikleri hakkında bizlere açık bilgiler vermektedir. Elde edilen bilgilere göre bu taraz kentlerin çevreleri oldukça sınırlı olmakla beraber genellikle daire şeklindeydi. Etrafı hendek ile çevrili olan bu kentler tamamen surlarla da kaplıydı. Kent’in ortasında ise bir kule ve burç bulunmaktaydı ve burada sürekli bir şövalye garnizonu yer almaktaydı.[10]

Büyük Kentler

XIII. yüzyılın ortası sadece küçük ve orta büyüklükte birçok kentin kurulmasına değil, aynı zamanda az sayıda büyük kentin yayılmasına da tanık olmuştu. Batı’da önemli bir kentin nüfusu on bin ile yirmi bin arasındaydı. Elli bin nüfuslu Barselona ve Palermo kentleri de vardı. Londra, Cenova, Cordoba gibi kentlerin nüfusları yaklaşık olarak altmış bini buluyordu. Çizme’de ise Bologna altmış-yetmiş bin arasında, Milano yetmiş beş bin gibi önemli nüfusa sahipti. Floransa ve Venedik’in nüfusu ise yüz binden fazlaydı. Paris’te ise nüfus yaklaşık olarak iki yüz bin idi.[11] Yine, Bruges’te XIV. yüzyılda 430 hektarlık alanda 60-70 bin kişi yaşamaktaydı. Bununla beraber orta büyüklükte olan şehirler vardı ve bunların nüfusları 15 ile 30 bin arasında olmaktaydı. Bunlardan bazıları Parma, Vicenza, Bremen, Nürnberg, Hamburg ve Lille gibi şehirlerdi.[12] XII. yüzyıla ait bu nüfus örnekleri Avrupa’nın yaşadığı değişimin doruk noktasını anlamamız adına gayet uygun bir örnek teşkil etmektedir.

Başkentler

Bu bölümde klâsik Orta Çağ’ın gördüğü belki de en muhteşem iki şehir ve başkent olan Kurtuba ve Konstantinopolis ile yetineceğiz. Endülüs Emevileri tarafından VIII. yüzyılda fethedilen İspanya’da aynı zamanda Batı Avrupa’nın o vakte kadar görmüş olduğu ve belki de modern dönemlere kadar da göremeyeceği güzellikte adaletli, hoşgörülü, refah seviyesi yüksek bir ortam oluştu.

Müslümanların Avrupa’ya taşıdıkları medeniyetin sembolü olan ve aynı zamanda başkent konumunda bulunan Kurtuba’da X. yüzyıl itibari ile bazı kaynaklara göre 270 binden fazla konut, yarım milyon kadar nüfus, 80 binden fazla dükkan, 600 hamam bulunmaktaydı.[13] Batılı görüşler bu rakamlara pek itimat etmese de, kıyaslama yapıldığında bu rakamlar hiçte abartılı rakamlar değildir. Aslında Batılıların bu rakamlara karşı çıkmaları kendi geri kalmışlıklarını ifade etmekten öteye gitmeyecek niteliktedir.

Konstantinopolis ise, IV. yüzyılın ilk yarısında I. Konstantin tarafından kurulan ve onun adıyla özdeşleşen bu şehir Orta Çağ’a damgasını bulmuştur. Öyle önemli bir dönüm noktasıdır ki, Konstantinopolis’in İslâm fethi sonrası Orta Çağ kapanmış Yeni Çağ başlamıştır. Gerek İpek Yolu üzerinde bulunması sebebiyle, gerekse coğrafî konumu, korunaklı yapısı ile Konstantinopolis yüzyıllar boyunca düşmanlarını geri püskürtmüştür. Dayanıklı surları bu şehri aşılamaz ilân etmiştir. Öte yandan şehrin içinde var olan Altın Boynuz diye adlandırılan bölge doğal bir liman görünümdedir. Bu bölge, şehrin iç kesimlerinde kalması ve özellikle açık denizlere göre gittikçe daralan görüntüsü ile düşmanların bu bölgeye girmeleri çoğu kere engellenmiştir. Özellikle dışarıdan gelen tüccarlar ve gemileri bu bölgede çok rahat ve güvenli bir şekilde konaklamaktaydılar.

Şehrin içinde biriken zenginlik, başkentin her köşe başına yansımış vaziyette idi. Dahası diğer bütün devletler, kentler Bizans İmparatorluğu ve özelliklede Konstantinopolis ile ticaret yapmak için yarışıyorlardı. IV. Haçlı Seferi (M.S. 1204) sonrasında ise batılı Frankların şehri zaptından sonra Konstantinopolis eski günlerinden çok uzakta kaldı ve 1453 yılındaki İslâm fethine kadar eski günlerine dönemedi. IV. Haçlı Seferi’ne katılan bazı şövalyeler bile zapt ettikleri ve yağmaladıkları bu şehrin güzelliklerini anlatmakla bitirememişlerdir. Örneğin, Fransız şövalye Robert De Clari’nin kaleme aldığı ve başkentin zaptını anlatan eserinde şehirdeki harikaları sıralamıştır.[14] Şehrin zenginliğini anlatmak için ise şu cümleleri kurmuştur; “Dünya kuruldu kurulalı, ne İskender zamanında, ne Charlemagne devrinde, ne önce ne sonra bu kadar büyük, bu kadar zarif, bu kadar fevkalâde servet ne görülmüş ne de alınmıştır. Kanaatimce, dünyadaki en zengin kırk şehirde Konstantinopolis’de bulunan bu servet bulunmaz.”[15] Konstantinopolis’i zapt edenve burada insanlık tarihinin gördüğü en büyük yağma ve kıyım hareketini gerçekleştiren istilacıların bir şövalyesi başkent hakkında böyle bir yorumda bulunuyor. Bu sözler bile Konstantinopolis’in önemini anlatmaya yetecektir.

İtalya Deniz Kentleri

X. yüzyılda bir Arap gezginin söylediği Lombardiya’nın en zengin, en soylu ve en ünlü kenti Amalfi’yi merkez alacak kadar sınırlıydı. Amalfi’nin kurduğu koloniler Eski Çağ’ın büyük limanlarından olan Ostia, Birindisi, Pozzuoli’yi kullanılmaz hâle getirdi. Amalfi, XI. yüzyıla gelindiğinde Normanların ve Pisalıların saldırılarına dayanamayarak yıkıldı. Bunun sonucu olarak Venedik, Pisa ve Cenova hızla büyüdü. XII. yüzyıl Akdeniz dünyasına kafa tutmayı hedefleyerek her biri kendi şeklini aldı. Aralarında en etkili olan ise Venedik oldu.[16]

Venedik sahip olduğu donanma gücüyle hem siyasî hem de ekonomik olarak Akdeniz dünyasında büyük bir etki uyandırdı. İtalya bölgesinde VI. yüzyıldan itibaren görülen Bizans hâkimiyeti bölgeyi istilalara karşı nispeten korunur kıldı. İlerleyen dönemlerde, Bizans etkisi altında gözükseler de aslında kendi içlerinde özerk konumlarını muhafaza ettiler. Özellikle, Bizans’ın XI. yüzyıl sonlarında Norman saldırılarına karşı yardım istediği Venedik, bunun karşılığı olarak Bizans İmparatorluğundan imtiyazlar elde etti. Daha sonraki dönemlerde ise bu imtiyazları genişleterek bölgenin en üstün güçlerinden biri haline geldi.

Haçlı Seferlerinin gerçekleştiği dönemlerde Frankları nakil etme görevini de üstlenen Venedik buradan da önemli bir ekonomik gelir elde etti. Elde ettikleri sadece ekonomi olarak kalmadı, 1204 yılında gerçekleştirilen Haçlı Seferi’nde, seferin güzergâhını kendi lehine değiştirerek Konstantinopolis’i yağmaladı. Konstantinopolis’in zaptından sonra Venedik kendini Doğu’nun başkentinin mirasçısı olarak gördü ve bu rolü üstlendi. Venedik, XVI. yüzyılın ulusal devletleriyle baş edebilecek tek Avrupa kentiydi. XVIII. yüzyıla değin önemli bir güç olarak da kalmayı başardı.[17]

Venedik’in aksine Arno Nehri kenarında kurulan Pisa’da Etrüks ve Roma dönemlerinde yerleşimler yoktu. Bu bölge, Augustus’un, Sinus Pisanus’un güneyinde bir liman kurmasıyla önem kazandı.[18] Orta Çağ’da da önemini sürdüren Pisa, Charlemagne ve Otto’lar dönemlerinde de mühim bir yer olarak varlığını sürdürdü. Pisa’nın asıl gelişimi ise, yerel yönetimlerin kurulduğu XI. yüzyıl ile surların yapıldığı XII. yüzyıl arası oldu. Özellikle 1135 tarihinde yazılan Tiber Maiolichus’ta Pisa’dan ikinci Roma olarak söz edilir ve kentin önemi vurgulanır. Bu kentin çöküşü ise, XIV. yüzyılın ortalarında baş gösteren veba ve sıtmanın nüfusu kırmasıyla gerçekleşti. 1406 yılında ise Floransalılar tarafından ele geçirildi.[19]

Cenova ise, iç kesimlerle bağlantısı olmayan, ince uzun kıyı şeridinde bir liman kenti olarak karşımıza çıktı. IX. yüzyılda Karolenj Devleti’nde önemli bir rol üstlendi. Bu kentte yapılan 864 yılındaki surlar 22 hektarlık alanı kapladı. 1155-61 yılları arasında yapılan surlar ise bütün Orta Çağ boyunca kentin sınırlarını belirledi.[20] İlerleyen dönemlerde özellikle Venedik ile aralarında büyük boyutlarda ticarî ve siyasî çekişmeler yaşandı. Venedik’in XI. yüzyıl sonlarında Bizans’tan aldığı imtiyazları, Cenova ancak XIII. yüzyılın ikinci yarısında elde edebildi. Kent, XVI. yüzyılda siyasî bağımsızlığını yitirdi.

Sonuç olarak, Avrupa’ya gerçekleştirilen istilalar etkisini kaybettiği dönemde Avrupa bu istilalardan ders çıkarmıştı. Kentleşme ve bununla beraber ticaretin hızlanmasıyla halkın refahı bir nebze de olsa artmıştı. Özellikle XIII. yüzyıla gelindiğinde Avrupa’da bugünkü kentlerin temelleri atılmaya başlanmıştı. Kentlerin planlaması, binaların mimarî tarzları şekillenmiş modern Avrupa’da görülen kent mimarî sanatının temelleri teşkil edilmişti. Aşağıda bulunan görseller Avrupa’nın XI. yüzyıldan, XIII. yüzyıla kadar olan ticarî ve kentsel gelişimini göstermek açısından faydalı olacaktır.


[1] Selim Somçağ, Avrupa Feodalizminin Evrimi, Bağlam Yayıncılık, İstanbul, 1994, s. 30.

[2] Leonardo Benevolo, Avrupa Tarihinde Kentler, (trc. Nur Nirven),Afa Yayıncılık, İstanbul, 1995, s. 33.

[3] Henri Pirenne, Ortaçağ Kentleri, (trc. Şadan Karadeniz), İletişim Yayınları, İstanbul, 2014, s. 48.

[4] Benevolo, a.g.e, s. 43.

[5] Jacques Le Goff, Avrupa’nın Doğuşu, (trc. Timuçin Binder), Literatür Yayınları, İstanbul, 2008, s. 117-118.

[6] Goff, a.g.e, s. 118-119.

[7] Benevolo, a.g.e, s. 60-62.

[8] Goff, a.g.e, s. 120.

[9] Pirenne, a.g.e, s. 53.

[10] Pirenne, a.g.e, s. 57-58.

[11] Goff, a.g.e, s. 120.

[12] Umberto Eco, Ortaçağ Katedraller-Şövalyeler-Şehirler, (trc. Leyla Tonguç Basmacı), Alfa Tarih Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 156-157.

[13] Eco, a.g.e, s. 132.

[14] Robert De Clari, İstanbul’un Zaptı (1204), (trc. Beynun Akyavaş), Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2000, s. 40-46.

[15] Clari, a.g.e, s. 40.

[16] Benevolo, a.g.e, s. 43-44.

[17] Benevolo, a.g.e, s. 49.

[18] Benevolo, a.g.e, s. 49-50.

[19] Benevolo, a.g.e, s. 51-54.

[20] Benevolo, a.g.e, s. 56.