Midnight in Paris film incelemesi kitaptarih.com’da.

Geçmişe özlem duyulan bir dünyada şimdiki zamanın tadını çıkarmak mümkün müdür?  Peki bu gelgit içerisinde bir gelecekten söz edilebilir mi? Tarihlere dökülmüş olan mıdır gerçek hayat, yoksa zihnimizdeki hayaller mi? Bize gerçeği sorgulamaya iten hayal kurmaksa eğer, neden herkesin hayali bir değildir?

İşte böyle bir film Midnight in Paris. Bir yandan Woody Allen yönetmenliğinde Paris’te yaşama isteği uyandıran bir görselliğe şahit olurken bir yandan film boyunca gelgitler ve sorular içerisinde kalıyorsunuz. Tabiki diğer filmlerden ayıran bir farkı var bu filmin. Hayatında hiç bu soruları kendine sormamış biri için film sadece görsellik üzerine kurulmuş gibi gelebilir ve hatta sıkıcı da gelebilir. Ancak kendine bir kez bile olsa ben bu hayatın neresindeyim?diye soran biri için bu film izleyicinin kendisinin aynası olacak cinsten.

Filmin ilk planında karşımıza yazar olan ve içinde edebiyat tutkusu barındıran, yeni kitabını yazmaya çalışan ve her yerden bir ilham bekleyen, araştıran ve kendisi ile yalnız kalmaya ihtiyacı olan bir yazar olan Gil (Owen Wilson) , onun evlenmeye hazırlandığı sevgilisi Inez (Rachel Mcadams) ve onun ailesi karşımıza çıkıyor. ilk başta her şey sadece eğlence dolu bir avrupa gezisi gibi görünürken yazarımızın yaşayacağı gerçek dışı düşler (belki yazarımızın gerçekleri) bizi karşılıyor. Paris gezisi boyunca bu şehre daha çok bağlanan Gil, şehrin sokaklarında gezdikçe edebiyatçı ruhunun daha çok ortaya çıktığını ve bu şehrin ona iyi geldiğini farkediyor. Sevgilisi ve sevgilisinin ailesi tarafından hollywood ünlüsü olan, sadece tüketim aracı olacak cinsten bir yazar olması istenirken gil tüm bunların ötesinde baskıların altında kendi yolunu bulacaktır.

midnight in paris ile ilgili görsel sonucu

Geçmişin şatafatlı ve büyülü güzelliklerle, ışıklarla dolu parisi ile günümüzün Parisi arasında adeta bir şölen oluşturmuş olan film, ayrıca geçmiş dönemin sanatçılarına (yazarından tutun ressamına kadar, önemli olan sanatçılar) da yer vererek edebiyatçı kimliği ile tanıdığımız Gil’e  ilham olurken, bir yandan da izleyicilere çeşitli öğretiler sunuyor.

Belki de bu yüzden filmdeki her sahne anlamlı ve özel. Gil geçmişe paris sokaklarında gece çalan çan seslerinin ardından kopup gelen bir fayton ile gidiyor ( bu sahne tekrarlanarak yaşanırken izleyicinin kafasında ben gitsem nasıl giderdim sorusu uyanıyor) burada yazarlık hayatını ve kişiliğini etkileyecek olaylar yaşıyor. Bu olayların kahramanlarından en önemlisi Ernest Hemingway.

Gayet sert mizaçlı ve gerçekçi yaklaşımları olan Hemingway, ölüm ile hayatın gerçekleri karşısında takındığı tavır ile yazarımızı etkiliyor.  Gil yazdığı romanı onun okumasını çok istiyor. Zaten bu istek ile hayatının ağları kendi iç yolculuğuna dönüşmeye başlıyor.

Ayrıca Gil’in eski zamandan Adriana isminde moda ile ilgilenen bir kadına duyduğu duygular ile sevgilisinin hakkında sorgulamaya düşmesine sebep oluyor. Baktığımızda film oldukça akıcı ve geçmiş ile şimdiki zaman arasıdaki bağlantı o kadar güzel kurulmuş ki bir süre sonra gil’in hoşlandığı olduğu kadın sanki geçmişten ve hayallerden fırlamamış gibi geliyor.  filmde bahsedilen altın çağ olayı ise yine izleyiciye bir şifre uyandıracak cinsten

midnight in paris ile ilgili görsel sonucu

Filmde sorulacak asıl sor ise bu noktada beliriyor: benim altın çağım ne?

Başka zamanları düşünmekten, içinde sıkışıp kaldığımız sıkıntılardan kaçış yolu olarak gördüğümüz hayaller bizim için gerçekten bir kaçış oluyor mu? Bu film insanın geçmişe özlem duyarak şimdiki zamanı kaçırdığının bir göstergesi. Aynı baş karakterimiz Gil gibi. Hayatı boyunca çılgınca şeyler yapmamış, sevgilisi ve onun ailesinin istekleri arasında sıkışmış bir adamın hayatından memnun olması beklenemez. Çünkü insan yaşadığı hayatın değil yaşamak istediği hayatın hayalini kurar. Bu hayali her zaman yanında bulamaz belki anlamaz bile, ancak asıl olan bu hayatın büyüsünü (bir fayton çağırıp geçmişe gidemesek bile) kendimiz bulmalıyız. Asıl önemli olan şimdiki zamanı inkar etmeden yaşamaktır. Filmde geçen bir replik bu durumu özetler nitelikte.

”nostalji inkar etmektir. Acı veren şimdiki zamanın inkarıdır”

Geçmişe özlem biz nerede olursak olalım olacaktır. Anın tadını çıkarmak ve hayattan kendi isteklerimiz doğrultusunda bir yol çizmek hepimizin parolası olmalı. Işte Midnight in Paris’in ana fikri bu. Evrandeki yerimizi sorgularken hepimiz bir yolcuyuz. Ister gelecekte bir yerde olsun bu, ister geçmişte istersek şimdiki zamandan bir yerde. Ama her zaman zamanın içinde.

Eğer kendi zamanınızı bulmak isterseniz, bu filme zaman ayırmanızı şiddetle tavsiye ederim.