Tarih dediğimiz kavramın karşılığı bazen de bir “ideal” arayışıdır. İdeal düzen, ideal insan, ideal devlet ve tabi ki ideal yönetici.

Bu ideal arayışına cevap veren  Kutadgu Bilig, Nizâmülmülk’ün Siyasetnamesi ve Sebük Tegin‘in oğlu Gazneli Mahmud‘a yazdığı Pendame gibi pek çok eser tarihimizde yerini almıştır.

İdeal hükümdar arayışına cevap veren eserlerden bir tanesi de Sa‘dî-yi Şirazî‘nin yazmış olduğu Nasihatü’l-Mülûk adlı risaledir. Farsça olan bu risalenin yanında, yine Sa‘dî’nin yazmış olduğu Abaka Hân’a Nasihatler ve “Takrirat-ı Selase adlı iki risale ile birlikte Turgay Şafak tarafından çevrilerek kitaplaştırıldı ve Büyüyen Ay Yayınları‘ndan çıktı.

Eserin incelemesine geçilmeden önce yazarı Sa‘dî-yi Şirazî‘den kısaca bahsetmek yerinde olacaktır. 1213-1218 yılları arasında Şiraz‘da doğmuş ve Bağdat‘a giderek Nizamiye Medresesi‘nde eğitim almıştır. Hicaz, Şam, Lübnan ve Anadolu’ya seyahatler yaptıktan sonra 1292 de Şiraz‘da vefat etmiştir. İdeal insan tipini ortaya koyduğu Bostan ve Gülistan isimli eserleri onu daha yaşıyorken üne kavuşturmuştur. Kitaptan yapacağımız şu alıntıya bakılırsa Şirazî de kendi yeteneğinin fazlasıyla farkında:

Ne kadar mesut bir adam imişsin ki
 Benim zamanımda doğmuşsun,
 Çünkü benim eserlerimde yaşayacaksın(s.30)   (“Bostan” isimli eserini sunduğu Atabek-i Fars Ebubekir İbn Sa’d Zengi’ye ithafen.)

“Nasihatü’l-Mülûk” isimli eserde öğütlerden sonra, öğütleri pekiştirir nitelikte birçok kıssa, hikaye ve beyitle karşılaşmak mümkün. Bunun yanında bu öğütlerden dönemin siyasi, sosyal ve hukuki işleyişi hakkında fikir ediniyor olmamız, eserin bir kaynak olarak değerini arttırıyor. Bu konularda fikir edinmek ve o dönemde nasıl bir “ideal hükümdar” algısı olduğunu anlamak isteyenler bu kitabı da okumak isteyecektir. Hükümdarın oturuş şekline varana kadar hükümdarla ilgili pek çok meselenin bu nasihatlere konu edilmiş olması doğrusu çok ilgi çekici.

Kitapta Şirazî‘nin vermiş olduğu kıssalar da geçen şahsiyetler hakkında dipnotta bilgi verilmiş olması kıssaların daha iyi anlaşılması açısından çok yerinde olmuş. Kitabı okurken üç risalede de padişahla birlikte aslında ideal insanında arandığını görmek mümkün. Verilen öğütlerin günümüzde de geçerli olup olmadığı konusunda muhtemelen her okuyucu farklı karar verecektir.

Bu noktada incelemeyi, Şirazî‘nin nasihatleri arasından son derece etkili bir biçimde ifade edilmiş bir tanesini alıntılayarak bitirmek yerinde olacak:

Padişahlar baş, halk beden gibidir. Ahmak kendi bedenini, dişleri ile parçalamaya çalışan kimsedir. (s.55)