Anadolu dolayısıyla Osmanlı tasavvufunun kaynağı, yayılması, gelişimi nasıldı? Osmanlı Devleti’ nin kuruluş döneminde tekkeler ve dervişlerle nasıl bir ilişkisi vardı? Bu yazıda çok genel hatlarıyla bu soruların yanıtlarına bakacağız.

Bu konu 2 temel görüş etrafında şekillenmektedir. Bu görüşlerden ilki Anadolu tasavvufunun kaynağının Türkistan kökenli Ahmet Yesevi ve Yesevilik olduğu yönündeki Fuad Köprülü’ nün görüşüdür. Ahmet Yaşar Ocak ise bu görüşün tartışılması gerektiğini düşünüyor, ona göre bu kaynağın Irak kökenli Vefaiye olması daha kuvvetli bir ihtimal çünkü Osmanlı Arşiv belgelerinde XV. ve  XVI. yüzyılda Anadolu’ da hiçbir Yesevi zaviyesine rastlanmazken, bu tarikata mensup birçok şeyhe ve bunların zaviyelerine rastlanılması çok düşündürücüdür.[1]

yesevi ile ilgili görsel sonucu

Fuad Köprülü ise Yesevilik iddiasıyla ilgili 2 önemli neden ortaya koymaktadır. Bunlardan bir tanesi Evliya Çelebi’nin gezdiği birçok yerde Ahmet Yesevi’nin halifelerine ait türbe ve tekkeyi ziyaret ettiğini aktarmasıdır.[2]Diğeri neden ise Bektaşi Velayetnameleri’ nde Hacı Bektaşı-ı Veli ile Ahmet Yesevi arasında bağı ortaya koyan birçok menkabe olması ve aynı şekilde Sarı Saltık menkabesinin varlığı gibi birçok menkabenin Anadolu Tasavvufuyla Yesevi arasındaki bağı ortaya koymasıdır.[3]

fuat köprülü ile ilgili görsel sonucu

Mustafa Kara da kurumsal olarak tekke ve müesseseleriyle Anadolu’da Yesevilik olmasada Ahmet Yesevi’ nin fikirleri ve dervişlerinin Anadolu’ya ulaşarak Anadolu tasavvufunu ve sufilerini etkilediği görüşündedir.[4] Kaynağın başlı başına hangisi olduğu tartışmalarından hareketle bu kaynağın yalnızca tek bir unsurdan meydana gelmeyeceğini düşünmek yerinde olacaktır.

 

Abdalan-ı Rum adıyla anılan ve Osmanlı kuruluş döneminde etkili faaliyetlerde bulunan kişiler genelde Selçuklularda isyan çıkarmış Baba İlyas ve Baba İshak’ın soyundan gelen ve Osmanlı kuruluş döneminde önemli etki alanına sahip olduğunu bildiğimiz Vefaiye tarikatına bağlı derviş ve şeyhler ile Geyikli Baba ve Abdal Musa gibi kalender-meşreb sufilerdi. Selçuklu iktidarıyla sorunlu olan bu gelenek Osmanlı iktidarının kuruluşunda ise olumlu yönde bir rol oynamıştı. Bunun 2 sebebi vardı ilki Bursa’nın fethiyle düzelen Osmanlı ekonomik vaziyetinden yararlanmak isteyen şeyhler ve dervişlerin buraya akın edip burada şöhret elde etmesidir. İkincisi ise Osmanlı yönetici kesiminin de onlarla aynı toplumsal yapıdan yani Göçebe-Türkmen kesiminden gelmesiydi.[5]

Osmanlı bir yandan kuruluş döneminde heterodoks gelenekten gelen sufi ve dervişlerle iyi ilişkiler kurmaya çalışırken İznik’in fethiyle orada bir medrese açmayı da ihmal etmiyordu. Tüm bunlar gösteriyor ki kuruluş döneminde toplumun sosyo-kültürel gerçekleri göz önüne alınarak dönüştürmeye gidilmeden farklı dini kesimlerle iyi ilişkiler kurmak amaçlanmıştır. Devletin izlediği bu politika Osman Bey, Orhan Bey ve I.Murad’a kadar Rum Abdallarını Osmanlı topraklarına çekti ve onlara devlet arazi vakfetti, tekkeler yaptı. Abdallar ise Bizans’a karşı yapılan gazalara gönüllü katılıyordu. Bu dönemde Mevlevi dervişler Osmanlı topraklarında görülmüyordu. Asıl gelişlerinin Karamanoğulları’nın yıkılmasıyla olduğu göz önüne alınırsa bu dönemde olmayışlarının sebebini Osmanlı-Karamanoğlu çekişmesinde ve merkezlerinin Karamanoğulları’na bağlı Konya’da olmasında görebiliriz. Bunun yanında XV. yüzyıla kadar Osmanlı kaynaklarında Kadiri, Rifai, Sühreverdi ve Kübrevi dervişlerinin faaliyetlerinden bahsedilmez.[6]

Devlet vakıflar ve tekkeler aracılığıyla tarikat faaliyetlerine destek olurken, açılan bu tekke ve zaviyelerin özellikle XVI. yüzyıla kadar bir sosyal hizmet ve sosyal güvenlik aracı olarak görüyordu. XVI. asırdan sonra tekke ve zaviyeler bu işlevden uzak içe dönük çizgide faaliyet göstermişlerdir. Bu sosyal faaliyetler ise şunlardı:

“1.Zaviyeler bulundukları bölgenin ihya ve imarı için çalışmışlardır, “arak-ı cebinleri” (alın teri) ile elde ettiklerini gelip geçenlere, yolculara, gariplere, misafirlere harcamışlardır.

2.Zaviyeler iç güvenlik ve emniyet yönünden tehlike arzeden bölgelerde hizmet vermişlerdir… Bazı tekkelerin kuruluş gerekçeleri ise “ıssız yer olup korkuluk olduğu sebepten” gibi ifadelerle başlamaktadır.

3.Tekke ve zaviyelerin seyahat ve şenliklerle iç içe olduğu da bilinmektedir…

4… Özellikle kar ve tipili havalarda devriyeler etrafa dağılır, yolunu kaybeden veya donma tehlikesi geçiren insanlar bulunarak tekkeye getirilir ve gerekli müdahaleler yapılırdı

5.Tekkeler bu sosyal ilimleri verirken, bir imarethane bir kervansaray gibi çalışırken zaman zaman geniş imkanlara ve vakıflara sahip olmuşlardır”[7]

Son cümlede bahsedilen geniş imkânlar bağlamında tarikatlara ve şeyhlerine verilen imtiyazları da incelemek gerekirse bu imtiyazların en başında tarikatlar için kurulan vakıfların geldiğini görmemiz mümkün olacaktır. Bunun yanında bazı şeylere bir kısım vergilerden muaf tutulma imkânı sağlanmıştır. Kimi zamanda bazı şeyhlere de tarikatlarını yaymaları ve etkilerini arttırmaları için maaş bağlanmıştır. Bazen de kimi tarikatların daha rahat faaliyet gösterebilmeleri için bizzat devlet, kendi eliyle tekke ve zaviye inşa etmiştir. Bu gibi imkanlar sağlanırken genelde ulemaya verilen “müneccimbaşılık ,hekimbaşılık, müftilik, hünkar imamlığı” gibi görevler özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminde bazı şeyhlere verilmiştir.[8]


Dipnotlar

[1] Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Sufiliğine Bakışlar, Timaş Yayınları, İstanbul, 2011,  s.30-31

[2]Merzifon da tekkesi olan ve burada yatan Pir Dede, Bursa’da Geyikli Baba ve Abdal Musa gibi birçok sufinin tekke veya türbesinin Anadolu’ da ki varlığından bahseder Evliya Çelebi. Örneğin Abdal Musa  ile ilgili Evliya Çelebi şunları söyler “ Buda Yesevi fukarasındandır. Hacı Bektaş ile Rum’a gelmiş ve nice keramatı zahir olmuştur” (Evliya Çelebi, Seyahatname, Cilt II, s.46 ; Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1966,, s.38’den naklen)

[3] Köprülü, A.g.e, s.40-45

[4] Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları, Dergah Yayınları, İstanbul, 2010, s.61

[5] Ocak, a.g.e, s.85

[6] A.g.e, s.86-87

[7] Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları, s.38-40

[8] Reşat Öngören, Osmanlılar’ da Tasavvuf, İz Yayıncılık, İstanbul, 2000, s.264-268