Anadolu Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev‘in şehadetle biten hayatını biliyor muydunuz?

Sultan İzzeddin Kılıçarslan (II. Kılıçarslan), 11 çocuğundan en küçüğü olan Gıyaseddin Keyhüsrev’i “Padişahlık ihtişamı görülmekte, mutluluk belirtileri hallerinde ve davranışlarında açığa çıkmaktadır” diyerek veliahtı ilan etmişti.[1]

Bu haber Gıyaseddin Keyhüsrev’ in bazı kardeşlerinde rahatsızlığa neden oldu. Ana kaynaklardan İbn Bibi’nin ifadesiyle “onların her birinin yüzünde kıskançlık belirtileri ve hasetlik izleri görülmeye başladı”[2] Bununla birlikte bu kardeşler, büyük kardeşleri olan Rükneddin Süleymanşah’ın yanında toplanmaya başladılar. Sahip oldukları bu düşünce Gıyaseddin Keyhüsrev’ in tahta çıktığı 1192 yılından beş yıl sonra eyleme dönüştü; Rükneddin Süleymanşah bulunduğu Tokat’tan yola çıkıp başkent Konya’yı kuşattı.

Konya halkı, bir müddet bu muhasaraya karşı Sultanları Gıyaseddin Keyhüsrev’i başta tutabilmek adına direndi. Fakat dört ay sonunda muhasarayı kıramayacakları gerçeğini iyiden iyiye görmeye başlayınca Rükneddin Süleymanşah’a elçi göndererek iki teklifte bulundular: Bunlardan ilki kuşatmayı kaldırıp dönmesi karşılığında belli miktarda bir tazminat vergisi ödemekti. Konya’ya girmekten vazgeçmeyecek olursa da Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev’e, oğullarına, mahiyetine ve malına zarar vermeyeceğine dair yemin etmesi istendi. Bir yönüyle “Melikler arasında acıma olmaz” sözü doğrultusunda hareket etmemesi şartıyla Konya’ya girişini kabul edeceklerini bildirdiler. Rükneddin Süleymanşah bu ikinci öneriyi çok beğenerek yeminlerle dolu bir ahidname kaleme aldı. Bu ahidname şehre ulaşınca halk, Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev’ in huzuruna çıkarak bu şartlarla anlaşmayı kabul etmek istemezse, muhasaraya karşı yeni tedbirler alarak, savaşmaya devam edebileceklerini ilettiler. Fakat Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, muhasara nedeniyle halkın içine girdiği kıtlık ve zor durumun daha fazla katlanmasına engel olmak adına teklifi kabul etti ve şehirden ayrıldı. 1196 yılında onun için bir “gurbet” süreci başlamış oldu.[3]

Gıyaseddin Keyhüsrev’in Tahttan Uzak Dokuz Yılı

Tahttan ayrılan Gıyaseddin Keyhüsrev, dokuz yıl boyunca maceralı ve çok hareketli bir dönem geçirdi. Bir dönem Kozan’da kalmasını takiben Elbistan ve Malatya’da kardeşleri Tuğrulşah ve Kayserşah’ın yanında kaldı. Ardından bir süre Eyyubî hükümdarının yanında Halep’te kaldı. Buradan da Diyarbakır’a ve Ahlatşah’ı Balaban’ın yanına Ahlat’a gitti. Fakat yola çıktığında saltanata geri dönmek hususunda olası bir destek ümidi Ahlat ziyareti ile birlikte sona erince, buradan Karadeniz’e Samsun’a geçti. Samsun’dan bir gemiyle babası II. Kılıçarslan’ın hürmetkâr ve saygılı bir biçimde karşılandığı İstanbul’a gitti.[4]

Gıyaseddin Keyhüsrev’in İstanbul’da bulunduğu bu dönemle ilgili olarak İbn Bibi oldukça ilginç bir olayı aktarır: Bir gün Bizans hükümdarının yanına gelen bir Frenk, o sırada orada bulunan Gıyaseddin Keyhüsrev’e saygısızlık yapınca, Sultan Frenk’e yumruk attı ve Frenk bayılarak yere yığıldı. Bunun üzerine diğer Frenkler, Sultan’a saldırmaya çalışsa da ortam sakinleştirildi. Sonrasında Sultan, o Frenk’le savaş meydanına çıkmasının sağlanmasını istedi. Bizans hükümdarı önce bu isteğe mesafeli olsa da Sultan’ın talebine karşı çıkamadı. Frenk’le karşı karşıya meydana çıkan Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, Frenk’in hamlelerini savuşturduktan sonra vurduğu gürz darbesiyle onun yüzünün bir tarafını uçurdu. Bu olay üzerine Bizans hükümdarı, Sultan’a hediyeler verdi. Hüsrana uğrayan Frenkler ise kavga ve kargaşa çıkarmak istediyseler de aralarından bazıları cezalandırılınca yatıştılar.[5]

İkinci Defa Tahta Çıkışı ve Şehadeti

Rükneddin Süleymanşah’ın vefatından sonra tahta küçük yaştaki oğlu III. Kılıçarslan’ın geçmesi Selçuklu Emîrleri arasında rahatsızlığa neden oldu. Hâl böyle olunca Gıyaseddin Keyhüsrev’e bir elçi yolladılar ve onu tahta geçmek üzere Konya’ya doğru hareket etmeye davet ettiler. Derhal ordu toplayarak Konya’ya hareket eden Sultan, şehri kuşattı fakat içeri giremedi. Bunun üzerine tahta çıkmak için kendi adına okunması gereken hutbeyi Aksaray’da okutmaya karar verdi. Bu haber Konya’da duyulunca Konyalılar derhal hutbeyi Gıyaseddin Keyhüsrev adına okutup, tahta çıkması için davet ettiler. Sultan bunun üzerine Konya’ya giderek 1205 yılında saltanat tahtına oturdu.

Sultan tekrar tahta çıktıktan sonra Haçlıların Bizans başkenti İstanbul’u işgal etmesiyle devam eden süreçte kurulan Trabzon Rum Pontus devletinin Samsun’u ele geçirmesi üzerine Gıyaseddin Keyhüsrev onlara karşı harekete geçerek Samsun’u geri aldı. Ayrıca 1207 yılında Antalya’yı fethetti ve Rükneddin Süleymanşah’ın vefatından sonra Selçuklu ülkesine saldıran Çukurova Ermenilerine karşı harekâta girişerek onları durdu ve tekrar bağlılıklarını bildirdikleri bir anlaşma yaptı.

Bu süreçte İznik İmparatoru Laskaris rahatsız olmaya başlamıştı. Çünkü Selçukluların Anadolu’ya hâkim bir duruma gelmelerini istemiyordu. İznik tahtını ele geçirmek isteyen III. Aleksios’da Sultan’dan yardım istemesi üzerine Gıyaseddin Keyhüsrev, Laskaris’in üzerine yürüdü. Denizli-Ladik civarında geçen savaşta Selçuklu ordusu galip devam etmekteydi. Sultan savaşı tamamen sonuçlandırmak için bizzat savaş alanına girerek çarpışmaya katıldı.[6] Bunun üzerine Laskaris’in askerleri dağılmaya kaçmaya başladılar. Onların kaçmasıyla Sultan’ın çevresindeki askerler yağmaya başladılar ve Sultan’ı yalnız bıraktılar. Bu sırada Sultan’ın karşısına bir Frenk asker çıktı. Sultan onu kendi askerlerinden zannettiği için aldırış etmedi. Fakat o, Sultan’ın yanından geçerken hançer darbesiyle Sultan’ı şehit etti.[7] Sultanın cenazesi Konya’ya götürüldü ve burada bulunan Sultanlar Türbesi’ne 1211 yılının Haziran ayında defnedildi.[8]

Beş yıllık bir saltanat süresi ardından gurbette saltanattan uzak dokuz yıl… Tekrar tahta çıkış ve şehadet… Bu iki tamamlanmamış cümleyle dahi Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev gibi hayatı baştan sona inişli çıkışlı geçmiş, çok önemli bir Sultan’ın hayatını anlatabilirsiniz; fakat bu mutlaka yetersiz kalacaktır. Yaşadığı inişli çıkışlı fakat sürekli haraketli hayat, bir tarihi şahsiyet olarak daha fazla üzerinde durmayı gerektirmekte.


Dipnot

[1] İbn Bibi, El Evamir-ül-Alay’iye Fi’l- Umuri’l- Ala’iye (Selçukname), Haz. Mürsel Öztürk, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1996, C.I, s. 32

[2] A.g.e, s.41

[3] A.g.e, s.51-55

[4] Ali Sevim-Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi Siyaset, Teşkilât ve Kültür, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2014, s.558

[5] İbn Bibi, A.g.e, s.71-75

[6] Sevim ve Merçil, A.g.e, s.559-561

[7] İbn Bibi, A.g.e, s.130

[8] Sevim ve Merçil, A.g.e, s.561