Türk adetlerinin tıbba verdiği önem ve hıfzı sıhha yöntemlerinden dolayı daima hoşgörülü hekimler yetiştirilmiştir. Hastaların psikolojik durumlarına göre doktorlar hoşgörüyü elden bırakmamışlardır.

İnsanlık, tarihi boyunca toplumların temel ihtiyaçlarını gidermek için her devirde daha hızlı geliştirdiği bilim dalları olagelmiştir. Tıp ilmi de bunlardan birisidir. Evren ile alakadar olan insan kendisini metafizik olarak konumlandırmaya çalışırken hiç şüphesiz acziyetinin de farkına varmıştı. Bu sebeple ‘tanrılar’ tasarlamışlardır. Beden sağlığı ve ruh sağlığı insanın yaşamına daha sağlam devam edebilmesi için gerekli olmasından tanrılara sığınmışlardır. Eski medeniyetlerin birçoğunda sağlık tanrısı olarak bilinen tanrılar vardır. Hipokrat öncesinde sağlık tanrısı olarak bilinen Eskülap buna çok güzel bir örnektir. İnsanların inançlarına göre hastalık da sağlık da tanrılardan gelmekteydi. Bunun için sağlıkları iyi olduğu zaman teşekkür/şükür için hediyeler sunulur ve dua edilirdi.  Hastalık bulaşan kişi bu mistik inançlardan dolayı günahkâr olarak görülmüş ve trepanasyon gibi sıra dışı tedavi yöntemleri gelişmiştir. İslam dünyasında gelişen sağlık olayları da çok farklı değildir. Tıbb-ı Nebevi olarak bildiğimiz peygamber öğütleri ile daha sonraları gelişen hastaneler tıbbi hizmet vermiştir.

Bilimsel tıbbın temelleri Hipokrat ile atılmış ve Galen ile geliştirilmiş olsa da İslam medeniyeti tevarüs ettiği birikim ile daha da geliştirilmiştir. İbn Sina ve Razi gibi birçok büyük tıp bilgini yetişmiştir. Bu birikim İslam âlimlerinin ilme merakı ile birleşince İbn Sina ve Razi gibi bilimsel çalışmalar ile uzun yıllar okunan eserler bırakmışlardır. Özellikle İbn Sina’nın “El Kanuni Fit Tıbb” eseri Osmanlı döneminde ve Batı’da uzun yıllar tek kitap olarak kabul edilmiştir.

Selçuklu ve Osmanlı Tıbbına Genel Bakış

A) Selçuklu Tıbbı

Selçuklu tıbbı sadece Arap tıbbı olarak değerlendirilmemelidir. Bu dönemde gelişen tıp İslam tıbbı olarak ele alınmalıdır. Zira bu döneme yazılan birçok eser Arapça ve az bir kısmı da Farsça yazıldığı için Araplara atfedilir. Fakat bu durum yanlıştır. Bu dönemde Razi,  İbn-i Sina ve Ebu Reyhan Biruni ile Yunandan ve diğer medeniyetler alınması ve İslam’ın kendi içinde geliştirdiği tıbbı nebevi ile gelişen İslam tıbbı bu dönemde aktif olarak kullanılmıştır.

Devlet geleneği olarak hanlar, hamamlar, kervansaraylar gibi birçok kurumu geliştiren Selçuklular tıbbı da büyük oranda ihtiyaç duymuştur. Kervanların uzun yollarda ticaret yapmaları birçok bulaşıcı hastalığa sebep olması tehlikesi ile koruyucu tıp yani hıfzısıhha ve karantina faaliyetleri uygulanmıştır.

Selçuklu medeniyetinde birçok dolaylı sağlık kurumu bulunmaktadır. Bunlar hamamlar, ılıcalar, çeşmeler ve imaretlerdir. Bu kurumlarla birlikte kurumsal bir koruyucu sağlık uygulanmıştır. Bu dönemde kurulan bunca kurum yanında hastaneler ile tıbbi tedavi de geliştirilmeye ve nitelikli hekim yetiştirilmeye devam etmiştir.  Hastanın başucunda eğitim verildiği gibi birçok akademik bilgi de burada uygulamalı olarak öğretilmiştir.

Türk adetlerinin tıbba verdiği önem ve hıfzı sıhha yöntemlerinden dolayı daima hoşgörülü hekimler yetiştirilmiştir. Hastaların psikolojik durumlarına göre doktorlar hoşgörüyü elden bırakmamışlardır. Tedaviye karşı gelen hastalar olmuş olsa da ailesi ve çevresi ikna edilerek tedavi uygulanmaya devam edilmiştir. Bu bilgilerin birçoğunu tıp tarihi alanında yaptığı çalışmalar ile tanınan Süheyl Ünver’den almaktayız.

Selçuklu tıbbının özü İslam’da sağlığa dair bulunan ayet ve hadislerdir. Türk adetleri ile birleşen bu kutsi sözler büyük bir medeniyet kurma yolunda Selçukluları daima ilerletmişlerdir. Bu düşünceler ile gelişen sağlık kurumları kendinden sonraki İslam medeniyetlerine de örnek olmuştur. Özellikle Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Medeniyeti gerek manen gerekse madden tüm bu birikimi kullanmıştır.

Anadolu Selçuklu tıbbı kendisine Selçuklu tıbbını miras olarak almasından dolayı tıp esaslarını da miras olarak almışlardır. Bu sebeple Anadolu Selçuklu tıbbının esaslarını tekrar söylemeye gerek yoktur. Anadolu Selçuklu devleti bu geleneği sürdürdüğü gibi birçok yapı ile katkı da sağlamışlardır.

B) Osmanlı Tıbbı

Osmanlı tıp birikimi hiç şüphesiz kendisinden önceki birikimden kopuk olmamıştır. Zira Osmanlı Medeniyeti, İslam Medeniyetinden ayrı düşünülmemelidir. Osmanlı Devleti kendi kültürünü İslam potasında eritmesinden özgün bir medeniyettir. Fakat Anadolu Selçuklu devletinde ortaya konan darüşşifalar Osmanlı’da daha fazla geliştirilerek halkın hizmetine vakıflar aracılığıyla sunulmuştur. Bu sayede süreklilik sağlanmıştır.

Osmanlı hekimleri 18.yüzyılın ilk çeyreğine kadar klasik İslam tıbbına bağlı kalmıştır. İbn Sina, Zehravi, Razi, Baytar, İbnü’l-Baytar gibi birçok İslam âliminin birikimini kullanmıştır. Arapça kaynaklardan kullanılan bu birikim daha sonra Mustafa b. Ahmed et-Tokadi tarafından İbn Sina’nın “el-Kanun fi’t-tıbb” eserini Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri yapılan eserlere başka eserlerden alıntı yapılarak daha geniş bir kültür aktarımı olmuştur. Aynı zamanda antik dönemin önde gelen isimlerinden Hipokrat, Galen, Dioskorides gibi şahsiyetlerin kitaplarından çeviriler alıntılar ile sürdürüldü ve bunlardan tartışmalar yürütülmüş, Muhammed b. Mahmud eş-Şirvani, Sabuncuoğlu Şerefeddin, Sinoplu Mü’min b. Mukbil gibi hekimler çeviri, şerh ve telif eserlerin içine kendi tecrübelerini de kattılar.

İslam âlimleri genellikle Dımaşk, Bağdat, Kahire, Semerkant, Buhara, Tebriz ve Mereğa gibi ilim merkezi şehirlerine giderdi. Fetih ile birlikte İstanbul bilim merkezi olmuştur. Bu sebeple ile birçok ilmi birikim Osmanlı medeniyetine aktarılmıştır. Bu aktarım ile Müslüman âlimler ile gayri Müslim hekimler Osmanlı topraklarında maddi rahatlık içinde ilimlerini geliştirdikleri gibi halka da hizmet etmekteydiler.

Hekimbaşılık olarak bilinen ve seretıbba-yi hassa, seretıbba-yi sultani olarak anılan bu kurum Osmanlı da hekimbaşının yönettiği kurumun başındakine verilen isimdir. Bu kurumun kuruluşu bilinmese de 15.yy başlarında varlığı bilinir. Sağlık kurumunun en üst başı olarak bilinen hekimbaşı sarayı, hükümdarın, ülkenin sağlığını korumak bunların yanında hastane ve eczaneleri incelemek gibi görevleri bulunmaktaydı. Hekimbaşıları ilmiye sınıfından atanır ve genellikle kadı, müderris veya kazasker olmuştur. 19.yy sağlık teşkilatının Batılılaşma doğrultusunda bu kurum da zamanla kaldırılmıştır.

Saray hekimlerinin yanında saray hastaneleri de bulunmaktaydı. Ayrıca harem içinde Cariyeler Hastahanesi olarak bilinen hastane ve hasta hamamı vardı. Burada birçok sağlıkçı diyebileceğimiz kadın hekimler, ebeler bulunmaktaydı. Bunların yetersiz kaldığı yerde dışarıdan da hekimler, ebeler çağrılmaktaydı. Saray sağlık teşkilatı içerisinde hassa kileri olarak bilinen yerlerde saklanan ecza ve ilaçlar bulunmaktaydı. Saray mutfağına da helvahane denen bölüm de bulunan şifalı yiyecekler ile lezzet ve koruyucu sağlık hizmetleri verilmekteydi.

Osmanlı sağlık teşkilatı içerisinde orduda ve kalelerde bulunan hekimleri de anmak gerekir. Seferler sırasında seyyar hastaneler ile uzun yıllar ordunun sağlığını korumaya ve tedavi etmeye çalışan bu yapı 19.yy ordunun yenilenmesi ile çağdaşlaştırılmıştır ve askeri hastaneler kurulmuştur.  Buralarda görev yapan ulufeli hekimler özel izinle dükkân denen klinikler açabilir ve buralarda ücretli tedavi yapabilirdi.

Sonuç

Sonuç olarak denilebilir ki; Osmanlı devleti, Selçuklunun bir devamıdır. Bu bir devlet geleneğini ve kültürü barındırmasından söylenebilir. Aynı medeniyet içinde olan her siyasi değişimde olduğu gibi burada da bu durum görülmektedir.  Fakat tarihte gelişim olmasından bilimsel değişimler sebebiyle burada da gelişmiş bir tıp görülmektedir. Fakat mevcut yapılar üzerinden sürdürülmesi ise diğer dikkat edilmesi gereken noktadır.


Kaynakça

• Cantay, Gönül ,  Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Darüşşifaları, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları 2014.

• Sarı , Nil,              “Tıp Osmanlı Dönemi”,  T.d.v. İslam Ansiklopedisi, C. 41, Ankara: Diyanet Vakfı Yayınları, 2012.

• Ünver, Süheyl, Selçuk Tababeti, Ankara: Türk Tarih Kurumu,2014.