Amin Maalouf’un Semerkant’ına Dair Bir İnceleme

Semerkant’ı neden okumalı? Amin Maalouf’un dünyaca ünlü eserine dair incelememiz sizlerle.

Tarih ve edebiyat arasındaki ilişki genel itibariyle problemlidir. Çünkü tarihin kendisi edebi eserleri bir nesne olarak inceleyip onlardan bir netice ortaya çıkarabilirken, edebiyatın tarihsel bilgiyi salt doğrular halinde okuyucuya sunması oldukça zordur. Bu nedenle edebi eserleri sadece kurgusal anlatılar bütünü olarak değil hem yazarın hem de devrinin hakim düşünce yapısını okuyucuya aktaran kültürel bir öğe olarak kabul edebiliriz. Batı dünyasının doğuya dair ürettiği bütün edebi eserler hem yazarın hem de devrinin doğuyu nasıl algıladığını göstermesi bakımından oldukça kıymetlidirler. Bizim burada konu edineceğimiz dünyaca ünlü yazar Amin Maalouf’un Semerkant’ı özellikle Orta Çağ İslam dünyası hakkında en çok okunan eser olması nedeniyle oldukça özeldir. Maalouf, her ne kadar içine doğduğu dünyanın sınırlarını aşmış olsa da kendi sınırları aşamadığını söylemek veya en azından doğuya dair inşa ettiği sınırları aşamadığını söylemek mümkündür. Biz burada Maalouf’un bu sınırlarını tespit etmeye ve kendi Semerkant’ını nasıl inşa ettiğini anlamaya çalışacağız.
Maalouf doğuya dair dünyasını inşa ederken din-bilim çatışmasını, doğu despotizmini ve barbarlık temalarını kullanmaktadır. Özellikle tarihsel hadiseler bağlamında ise kaynaklarımızın bize az veya hiç bilgi vermediği hususlardaki boşlukları kullanmaktadır. Böylece hanedan mensuplarına dair algısını ortaya koymaktadır. Neredeyse bütün eser boyunca üzerinde durduğu yegane çatışma din-bilim çatışmasıdır. Bu çatışmayı göstermek için bilim adamlarının hallerini okuyucuya sunmaktadır. Bunlardan biri ise Cabir b. Hayyan’dır. Cabir halk tarafından linç edilen bir konumda resmedilir bunun yanında defalarca hapsedilip, şiddete maruz kaldığı da belirtilmekte ve nihayetinde meczup olduğu ifade edilmektedir. Onun linç eden grubun başını çeken Façalı Surat ise taassubu temsil etmektedir. Böylece devrin bir niteliği olarak özgür düşüncenin ve bilimin dinin ayakları altına alındığını okuyucuya aktarmaktadır. Bununla da kalmayıp Façalı Surat’ın ağzından söyletilen şu cümleler vasıtasıyla felsefenin de konumunu gösterilmeye çalışılmıştır; “Bu adam sarhoşun, zındığın, feylesofun teki!” “Biz Semerkant’ta feylesof istemiyoruz artık!” Felsefenin aşağı bir konumunu bu sözlerle ifade etmesinin yanında özgür düşüncenin sürekli bir baskı altında olduğunu ifade etmek maksadıyla Ebu Tahir’in ağzından içinde bulundukları çağı “sır ve korku devri” olarak nitelemekte ve kişinin iki yüzü bulunması gerektiğini belirtmektedir.
Maalouf’un başvurduğu diğer bir unsur barbar halk tasviridir. Bunu sağlamak için çeşitli unsurları kullanır. Bu unsurların başında ise dönemin hakim gücü olan Selçuklular gelmektedir. Maalouf, Selçuklular’ı şöyle tasvir eder; “Selçuklular böyledir işte kah dinsiz imansız çapulcular, kah aydınlık hükümdarlar oluverirler, ellerinden hem her türlü alçaklık gelir hem de her türlü soylu davranış” Burada açık bir biçimde görüldüğü gibi Selçuklu hanedan mensupları oldukça dengesiz bir biçimde aktarılmıştır. Selçukluları sadece dengesiz değil aynı zamanda çapulcu olarak aktarmaktan da geri durmamıştır. Özellikle Nişabur’un ele geçirilmesi hususunda işgalci olarak nitelenen Selçuklu askerlerini “Sürekli körkütük sarhoş gezen bu haydut sürüleri her an bir çapulun, bir fidyenin peşinde civardaki kırsal alanlara da bulaşıyordu.” olarak tasvir etmektedir. Bu söylemin kendisine baktığımızda Barthold’un Emir Timur’u “çete reisi” olarak nitelemesiyle benzerlikler açık bir şekilde kendisini gösterir. Bunun yanında Nişabur’un muhasarası esnasında halkın korkusu abartılı bir şekilde aktarılmaktadır. Fakat Beyhaki’nin eserine baktığımızda böyle bir durumu tespiti oldukça zordur hatta olmadığını ifade etmemiz yanlış olmayacaktır.
Yazarın tarihi hadiseleri yeniden yorumlama biçimi ise oldukça ilginçtir. Burada kullandığı başlıca yöntem kaynakların hakkında az veya hiç bilgi vermediği hadiseleri çok ustaca bir biçimde kurgulamakta ve okuyucuya o dünyanın bir hakikati gibi sunmaktadır. Bizim için en dikkat çekici örnek “muhannes” ifadesinin kullanımında dikkatimizi çekmektedir. Bilindiği üzere Sultan Alp Arslan Berzem seferinin ardından kalenin kumandanı Yusuf el Harezmi ona hakaret etmek maksadıyla “muhannes” ifadesini kullanmıştı. Bu ifadenin genel manası kadın kılıklı olarak ifade etmek yanlış olmayacaktır. Maalouf bu hadiseden yola çıkarak Sultan Alp Arslan’ın halk arasında “karı kılıklı” olarak anıldığı ve bu durumun Sultan Alp Arslan’ın peşini hiç bırakmadığı ifade edilmektedir.
Netice olarak ifade edebiliriz ki Maalouf her ne kadar kendi dünyasının ona çizdiği sınırlardan kurtulmuş olsa da kendisinin çizdiği sınırlardan tam olarak kurtulamamış ve kendi Semerkant’ını okuyucusuna sunmuştur.